Oğlum Tekerlekli Sandalyemi Satıp Tatile Gitti, “Zaten Hiçbir Yere Gitmiyorsun” Dedi… Döndüğünde Evin Kilitleri Değişmiş, Hesapları Kapatılmıştı

Oğlum tatil masraflarını karşılamak için tekerlekli sandalyemi sattı ve beni evin üst katında mahsur bıraktı. "Zaten hiçbir yere gitmiyorsun," dedi. Sürünerek pencereye ulaştım ve aile vakfımızı yöneten avukatı aradım. Oğlum havaalanından döndüğünde banka kartları iptal edilmiş, evin kilitleri değiştirilmişti.

Üst kattaki yatak odamdan duyacağımı en son beklediğim ses, tekerlekli sandalyemin bahçeden aşağı doğru yuvarlanmasıydı.

Pencereye ulaşabildiğimde, oğlum sandalyeyi yabancı bir adamın kamyonetine yüklüyor ve gülümsüyordu.

"Mert!" diye bağırdım, pencere pervazına tutunarak. "Ne yapıyorsun?"

Başını kaldırdı. Utanmış değil, rahatsız olmuş görünüyordu. Otuz dört yaşındaki tek oğlum, yaptığı hataların sonuçlarından rahatsız olan insanların yüz ifadesini kusursuzca öğrenmişti.

"Satıyorum," diye seslendi. "Rahat ol. İyi para verdiler."

"O sandalye bana özel olarak yapıldı. Onsuz aşağı kata inemem."

Kız arkadaşı Selin, kiraladıkları SUV'un yanında büyük güneş gözlükleriyle bekliyordu.

"Antalya'ya gidiyoruz, Evelin. Kaporayı ödememiz gerekiyordu."

Mert omuz silkti.

"Zaten hiçbir yere gitmiyorsun."

Sandalyemi alan adam, onu kamyonetinin arkasına bağlayıp uzaklaştı.

Mert, sadece iki bavulu ve yenileme ücretini benim ödediğim pasaportları almak için kısa süreliğine içeri girdi.

Yatak odasının zeminine, kolayca ulaşamayacağım kadar uzağa bir şişe su bıraktı. Yanına da bir paket kraker koydu.

"Aşağıda yemek var," dedi.

"Aşağı kata inemiyorum."

"Bir yolunu bulursun. Altı gün yokuz."

Ona baktım.

Bir zamanlar hastane odamda yatağımın yanında uyuyan küçük çocuğun geri dönmesini bekledim.

Ama geri dönmedi.

Bunun yerine elini uzattı.

"Vakıf hesabının banka kartını da istiyorum. Tatilde ekstra harcamalar olacak."

"Hayır."

Gülümsemesi sertleşti.

"Peki. Zaten evin ortak kartını kullandım."

Sonra çıkıp gitti.

Ön kapı sertçe kapandı.

SUV gözden kayboldu.

Sessizlik, yükselen su gibi bütün evi doldurdu.

Üç yıl önce geçirdiğim omurilik enfeksiyonu, bacaklarımdaki gücün büyük bölümünü elimden almıştı.

Mert bana yardım etmek bahanesiyle eve taşınmış, ardından yavaş yavaş market alışverişimi, postalarımı, şifrelerimi ve doktor randevularımı kontrol etmeye başlamıştı.

Komşulara aklımın karışık olduğunu söylüyor, bana ise ona sahip olduğum için şanslı olduğumu anlatıyordu.

Hastalanmadan önce eşim Tamer ile birlikte otuz yıl boyunca bölgesel bir otel şirketi kurup büyütmüştüm.

Mert özel okulları ve yazlık evleri hatırlıyordu.

Ama yaptığım sözleşmeleri ya da görevden aldığım yöneticileri hatırlamıyordu.

Tamer öldükten sonra mal varlığımın neredeyse tamamını korumalı bir aile vakfına devrettim.

Mert buna yaşlı insanların gereksiz evrak işleri diyordu.

Sözleşmenin maddelerini hiç okumadı.

Ben de onu hiç düzeltmedim.

Bunu bilerek yaptım.

Hiçbir zaman anlayamadığı şey şuydu:

Güçsüz olmak, cahil olmak demek değildi.

Yavaşça kendimi yere indirdim, halının üzerinde sürünerek pencerenin yanındaki oturma bölümüne ulaştım.

Eski bir dikiş sepetinin içine gizlediğim acil durum telefonunu çıkardım.

Ellerim titriyordu.

Ama sesim titremiyordu.

Yirmi iki yıldır rahmetli eşimin aile vakfını yöneten avukat Meral Soydan'ı aradım.

"Meral," dedim telefonu açtığında. "Koruma maddesini yürürlüğe koyun."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Emin misiniz?"

Mert'in SUV'unun sitenin kapısından çıkıp gözden kaybolmasını izledim.

"Kesinlikle."

Devamı yorumlarda... ��
Reklamlar