Oğlum 19 yaşındayken bir trafik kazasında hayatını kaybetti.

Saçlarına aklar düşmüştü ama oydu. Yanında bir kadın duruyordu. Arda’nın annesi olduğunu düşündüğüm kadın.

Yüzündeki kan çekildi.

“Sen…” dedi fısıltıyla.

Bacaklarımın titrediğini hissettim. “Bu çocuk kim?”

Kadın şaşkınlıkla eşine baktı. “Tanıyor musunuz?”

Adam yutkundu. “Eski… bir tanıdık.”

Tanıdık.

O an içimde yıllardır bastırdığım öfke kabardı.

“Arda kaç yaşında?” diye sordum, gözlerimi ondan ayırmadan.

“Beş,” dedi kadın.

Beş yıl.

Zaman hesaplaması zihnimde çarpıştı. Can’ın ölümünden aylar önce…

Gerçek tokat gibi çarptı.

“Bu çocuk…” Sesim çatladı. “Can öldüğünde hamile miydin?”

Kadın dondu. “Ne?”

Adam başını öne eğdi.

Sessizlik her şeyi anlattı devamı icin sonrki syfaya gecinz...Bana söylemedin,” dedim. “Onu kaybettiğimde… bana söylemedin.”

“Bilmiyordum,” dedi aceleyle. “O sırada bilmiyordum. Sonra öğrendim ama… senin hayatına tekrar girmeye hakkım yoktu.”

“Hakkın yoktu ama gerçeği saklama hakkın var mıydı?” Sesim titriyordu.

Kadın geri çekildi. “Ne oluyor? Biri bana açıklayacak mı?”

Adam gözlerini kapadı. “Arda… Can’ın kardeşi.”

Kadının yüzündeki ifade dağıldı. “Ne?”

Her şey bir anda ortaya döküldü. Yıllar önceki kısa bir geri dönüş. Söylenmeyenler. Kaçılan sorumluluk.

Arda ise hiçbir şeyden habersiz, annesinin elini tutmuş bize bakıyordu.

Gözlerim o küçük yüze kaydı. Aynı doğum lekesi. Aynı bakış.
Reklamlar