Sobanın yanına yatırdık. Kadın ağlıyordu. “Kimse yok sandım,” dedi. “Yol tamamen kapalıydı.”
İşte o an, lokantanın artık sadece bir lokanta olmadığını anladım. Burası bir merkezdi. Bir umut noktasıydı.
Akşama doğru kasabadan birkaç kişi daha geldi. Haber yayılmıştı. “Lokanta açıklmış.” “İçeridekiler yardım ediyormuş.” Kıskançlık mıydı, şaşkınlık mıydı bilmiyorum ama herkes konuşuyordu.
Üçüncü günün sabahında kar araçları göründü. Yol açılmıştı. Kurtarma ekipleri geldiğinde lokantamın içi doluydu: şoförler, kasabalılar, kurtarılanlar… Hepsi aynı masalarda oturuyordu.
Kasaba meydanında sonradan çok konuşuldu bu olay. “Bedava mı doyurdu?” dediler. “Nereden buldu bu cesareti?” Kimi hayranlıkla baktı, kimi sessiz kaldı.
Ama asıl şaşkınlık, kamyonlar ayrılırken yaşandı.
On iki şoför, kamyonlarından zarflar çıkardı. Her birinin içinde para vardı. Tezgâhın üstüne bıraktılar.
“Bu borç değil,” dedi sakalı buz tutan adam. “Bu teşekkür.”
Zarfları açmadım. Onlar gittikten sonra baktım. İçindeki para, lokantanın tüm borçlarını kapatmaya yetiyordu. Hatta fazlası vardı.
Ama daha önemlisi, kasabada bir şey değişmişti.
Artık fırtına dendiğinde herkes korkuyu değil, o iki günü hatırlıyordu. Yabancı dendiğinde, kapıyı çalan o on iki adam geliyordu akıllara. Ve lokantam… artık sadece yemek yenilen bir yer değil, zor zamanlarda açılan bir kapıydı.
Büyükannemin sözü duvarda asılı duruyor hâlâ: Kararsız kaldığında, insanları doyur.
Çünkü bazen bir tabak çorba, bir kasabayı bile değiştirmeye yeter.