Home
30 Ocak 2026 ( 0 izlenme )
Reklamlar

LGBT İDEOLOJİSİNE KARŞI OLMAK “FAŞİSTLİK” Mİ?

Son yıllarda dünyada ve Türkiye’de LGBT ideolojisi özelinde öyle bir iklim yaratıldı ki; bilimsel bir gerçeği dile getirmek, aile kurumunu savunmak ya da çocukların geleceği hakkında endişe duymak adeta bir "suç" haline getirildi. TRT’nin uluslararası platformu Tabii’de yayınlanan "Gökkuşağı Faşizmi" belgeseli, bu konuda kurulan ideolojik hegemonyaya karşı, toplumların geniş kesimlerinin haklı kaygılarını ve bilimsel verileri merkeze alan güçlü bir itiraz olarak karşımıza çıkıyor.
Peki, nedir bu "Gökkuşağı Faşizmi"? LGBT meselesi, iddia edildiği gibi sadece bireylerin hür iradelerindeki tercihleri mi, yoksa toplumun sinir uçlarını hedef alan küresel bir siyasi program mı?

Bugün kendisini "ilerici" veya "özgürlükçü" olarak tanımlayan pek çok kişi, bu ideolojiye karşı durmayı "gericilik" veya "faşistlik" olarak kodluyor. Ancak burada şu soruyu tartışmaya açmak lazım: Bir ideoloji; bilimi reddediyor, aileyi bir "baskı aracı" olarak görüyor ve kendi dogmalarına karşı çıkan herkesi linç ediyorsa, asıl faşizm nerede başlamaktadır?

Bizim meselemiz, tek tek bireylerin yaşam tarzı veya şahsi tercihleri değildir. Bizim meselemiz; insan doğasına, çocukların saf dünyasına ve ulus devletin temel taşı olan aileye karşı açılmış olan o çok renkli olduğu kadar birçok hedefi de olan ideolojik dayatmadır. Bu yazıda, belgeselin de izini sürerek, gökkuşağı bayrağının ardındaki küresel sermayeyi, bilimin nasıl emperyalizmin hizmetinde siyasallaştığını ve bu kuşatmanın neden bir "özgürlük" değil, emperyalist bir "dayatma" olduğunu tek tek inceleyeceğiz.

“Eleştireni ‘İptal Et’, Aykırı Sesi Sustur!"

LGBT ideolojisi, her ne kadar "hoşgörü" ve "kapsayıcılık" sloganlarıyla yola çıksa da belgeselin ilk bölümünde çarpıcı örneklerle gördüğümüz üzere, kendisinden farklı düşünenlere karşı tarihin en modern ve sistematik baskı mekanizmalarından birini işletiyor. Bugün Batı dünyasında, hatta artık ülkemizde de bir akademisyenin, bir yazarın ya da bir hekimin "insan iki cinsiyetli bir canlıdır" demesi, kariyerinin sona ermesi için yeterli bir sebep sayılabiliyor. Ancak bu baskı rejimi, ideolojinin gücünden değil, aksine bilimsel zemindeki zayıflığından kaynaklanmaktadır.

Buna günümüz literatüründe "İptal Kültürü" (Cancel Culture) deniyor. Ancak bu, basit bir sosyal medya dışlaması değildir. Bu, aydınlanmanın ve bilimin temel taşı olan "şüphe duyma" ve "tartışma" hakkına vurulmuş bir prangadır. Belgeselde tanıklık ettiğimiz, üniversitelerden atılan veya toplumsal linçe uğrayan uzmanların ortak bir özelliği var: Hiçbiri bir nefret söyleminde bulunmuyor; sadece bilimsel verileri ve fıtratı savunuyorlar.

Burada gözden kaçırılmaması gereken bir hakikat vardır: Batı üniversitelerindeki "İptal Kültürü" bir sonuç değil, bir kuşatma girişimidir. LGBT ideolojisi hakim bir mutlak güç değil; aksine birçok ülkede devletler ve toplumlar bu yıkıcı akıma karşı şimdiden harekete geçmiş vaziyettedir. Rusya’dan Macaristan’a, Orta Asya’dan Latin Amerika’ya kadar geniş bir coğrafyada devletler, toplumunun geleceğini korumak adına hukuki ve siyasi önlemleri artırmaktadır.

LGBT’yi “özgürlük” olarak görenlere şunu sormalıyız: Farklı bir fikir beyan ettiğinde sizi "yok etmeye" çalışan bir yapı mı özgürlükçüdür, yoksa toplumu korumak adına bilimsel gerçekleri haykıranlar mı? LGBT ideolojisi bir inanç sistemi gibi dokunulmazlık talep ederek eleştiri getireni anında "faşist", “gerici” veya "homofobik" ilan edip tartışma dışı bırakmak istese de bu dayatma duvara çarpmıştır. Emperyalizm, bu "düşünce terörü" aracılığıyla toplumun direnç odaklarını, özellikle de aydınlarını ve üniversitelerini esir almayı hedeflese de dünyada yükselen milli direnç odakları bu kuşatmayı yarmaktadır. Mesele, bu ideolojinin hakimiyeti değil, ona karşı alınacak önlemlerin kararlılıkla artırılması ve milli devletin koruma kalkanının güçlendirilmesidir.

Fıtrata Savaş Açmak

LGBT ideolojisinin en temel dayanağı, cinsiyetin biyolojik bir gerçeklik değil, bireyin kendi içinde hissettiği bir "toplumsal kurgu" olduğu iddiasıdır. Ancak belgeselin ikinci bölümünde bilim insanlarının da vurguladığı üzere, doğa kendi kanunlarını ideolojik sloganlara göre belirlemez. İnsan türü, her hücresinde taşıdığı XX (kadın) ve XY (erkek) kromozomlarıyla iki cinsiyetli bir canlıdır.

LGBT ideolojisine dair kafasında soru işareti olanlar için bu konuyu netleştirelim: Cinsiyet, sabah uyandığımızda hissettiğimiz bir duygu veya sonradan seçtiğimiz bir "kimlik" değildir. Doğumdan önce belirlenmiş; kemik yapımızdan beyin fonksiyonlarımıza, hormon sistemimizden metabolizmamıza kadar tüm varlığımızı şekillendiren maddi bir temeldir. Bugün bu gerçeği dile getirmek, "bilim karşıtlığı" gibi sunulsa da asıl bilim dışılık, milyarlarca yıllık evrimsel ve biyolojik süreci reddetmektir.

Peki, neden biyolojik gerçekliğe bu denli şiddetli bir savaş açılıyor? Çünkü insanı biyolojik köklerinden koparmak, onu her türlü manipülasyona açık, köksüz bir "tüketici nesne" haline getirmenin ilk adımıdır. Eğer cinsiyet bile akışkan ve belirsiz bir hale getirilirse, toplumun en küçük birimi olan ve biyolojik sürekliliği sağlayan aile kurumu da meşruiyetini yitirir. Burada mesele bireylerin kendilerini nasıl tanımladığından öte, bilimin emperyalist bir ajanda uğruna tahrif edilmesidir.
Maddi gerçeğin olmadığı yerde özgürlük değil, sadece kurgulanmış bir kaos vardır. Biyolojik cinsiyeti inkar etmek, sadece doğaya değil, toplumsal yapının tutarlılığına da indirilmiş bir darbedir.

İnsanı Kendisine ve Toplumuna Yabancılaştıran “Özgürlük”

LGBT ideolojisinin hedef tahtasında sadece aile kurumu veya toplumsal yapının kılcalları bulunmuyor; saldırı doğrudan insanın özüne ve varlığına yöneliktir. Bu projenin esas gayesi, bireyi toplumdan ve kendinden soyutlayarak onu derin bir yabancılaşma sarmalına itmektir.

Bu ideolojik dayatma, bireyi önce biyolojik gerçekliğine yabancılaştırmakta, onu kendi bedeniyle kavgalı hale getirmektedir. Kendi fiziksel varlığıyla barışık olmayan, aynadaki aksine "yanlış beden" gözüyle bakan birey; doğal bir sonuç olarak önce kendine, sonra çevresindeki insanlara ve en nihayetinde yaşadığı topluma yabancılaşmaktadır. İnsanı doğasından koparan bu süreç, sadece bir kimlik karmaşası değil, beraberinde ağır psikolojik faturalar getiren bir yıkım silsilesidir.

Cinsiyetine yabancılaştırılan bireyin yaşadığı bu derin iç kavga; bunalımları, şiddet eğilimini, madde ve alkol bağımlılığını tetikleyen en önemli unsurlardan biridir. "Kendini bulma" vaadiyle çıkılan bu yolun sonunda, birey toplumun dayanışma bağlarından koparılarak yapayalnız bırakılmaktadır. Çünkü köksüzleşen, kendine ve değerlerine yabancılaşan insan; küresel sistemin ve tüketim çarklarının en savunmasız, en kolay yönetilebilir malzemesidir. Dolayısıyla karşımızdaki tablo bir "özgürleşme" hikayesi değil, bireyin kendi varoluşuna karşı kışkırtıldığı sinsi bir soyutlanma operasyonudur.

Gökkuşağı Altındaki Kasa

Pek çok kişi LGBT meselesini bir "insan hakları" mücadelesi sanırken, madalyonun diğer yüzünde milyarlarca dolarlık küresel bir endüstri dönüyor. Belgeselde de çarpıcı bir şekilde işlendiği üzere, cinsiyet uyum süreci dediğimiz şey; sadece cerrahi müdahalelerden ibaret değil, bireyi ömrü boyunca ilaç tekellerine (Big Pharma) bağımlı kılan bir sistemdir.

Ergenlik engelleyicilerle başlayan, hormon haplarıyla devam eden ve ağır ameliyatlarla süren bu yolculukta; "özgürlüğüne kavuştuğu" söylenen birey, aslında küresel ilaç şirketleri için "ömür boyu müşteri" haline getirilmektedir. Bir insanın kendi biyolojik doğasına müdahale ettirmesi, tıbbi olarak geri dönüşü çok zor ve maliyeti çok yüksek bir bağımlılık döngüsünü başlatır.

Mesele sadece ilaç sektörüyle de sınırlı değil. Bugün dünyanın en büyük yatırım fonlarının (BlackRock, Vanguard vb.) şirketlere yatırım yaparken "ESG" (Çevresel, Sosyal ve Kurumsal Yönetişim) puanlaması adı altında LGBT ajandasını dayatması bir tesadüf müdür? Küresel sermaye, neden "gökkuşağı" renklerine aşık olmuştur?

Cevap nettir: Emperyalizm, ulus devletlerin direncini kırmak ve toplumun temeline darbe vurmak için kimlik siyasetini kullanırken, aynı zamanda bu süreci yeni bir pazar alanına dönüştürmektedir. Aileden koparılan, kimliği akışkan hale getirilen ve sürekli olarak "kendini bulmak" için tüketime yönlendirilen birey, sistem için en ideal piyasa nesnesidir. Dolayısıyla karşımızdaki yapı sadece kültürel değil, aynı zamanda son derece kâr odaklı, sınıfsal bir dayatmadır.

Emperyalizm Sadece Tank, Top, Tüfekle Saldırmıyor

LGBT ideolojisi, günümüzde milli devletlerin kapısını "demokrasi", "insan hakları" ve "özgürlük" gibi parlatılmış kavramlarla çalıyor. Ancak bu kavramların ambalajı açıldığında, altından ulus devletin hukuki egemenliğini tasfiye etmeye yönelik sinsi bir operasyon çıkıyor. Belgeselin "Hukuk ve Siyaset" bölümünde de işaret edildiği üzere; Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği gibi üst yapılar üzerinden dayatılan metinler, birer hukuk reformu değil, milli devletin anayasal zırhında açıklar yaratma girişimidir.

Bunun en somut ve taze örneği, yıllarca tartışılan İstanbul Sözleşmesi ve onun türevi olan muğlak hukuki kavramlardır. "Toplumsal cinsiyet" gibi bilimsel temeli olmayan safsatalarla bir ülkenin aile hukuku ve toplumsal değerleri, küresel merkezlerin denetimine açılmak istenmiştir. Bu durum, bir hak arayışından ziyade, bir ülkenin iç işleyişine, anayasasına ve aile yapısına yapılan doğrudan bir müdahaledir.

Peki, neden Türkiye gibi ülkeler, kendi toplumsal değerleri ve anayasal düzenleri olmasına rağmen uluslararası sözleşmelerdeki "toplumsal cinsiyet" gibi safsatalarla köşeye sıkıştırılmak isteniyor? Cevap, emperyalizmin önündeki en büyük engel olan milli devletleri yıkmak için kullandığı "yumuşak güç" (soft power) stratejisinde gizlidir.

ABD emperyalizmi bir yandan Doğu Akdeniz’den, Ege’den namlularıyla milli devleti hedef alırken bir yandan da milletin hukuk sistemini ve kültürel kodlarını "evrensel normlar" bahanesiyle dönüştürerek içeriden zayıflatmayı hedefler. Bu ideolojik kuşatma, hukuk sistemini bir "baskı aracı" olarak kullanıyor. "Nefret söylemi" kavramının sınırları o kadar genişletiliyor ki; biyolojik gerçekleri savunmak veya aile kurumunu korumak için yasal düzenleme istemek bile "suç" kategorisine sokulmaya çalışılıyor. LGBT lobileri eliyle yürütülen bu faaliyetler, milli devletin aile üzerindeki koruma kalkanını kaldırmayı ve toplumu bir arada tutan bağları koparıp, insanları tek başına, savunmasız ve örgütsüz bırakmayı hedefliyor.

Sahte Özgürlükten Acı Gerçeğe

LGBT ideolojisinin pırıltılı reklamlarında asla göremeyeceğiniz, belgeselin ise en çarpıcı kısmını oluşturan bir gerçek var: Detransition, yani cinsiyet uyum sürecinden pişman olup özüne dönmek isteyenler. Bu insanlar, "kendin ol" sloganlarıyla hormon haplarına ve ameliyat masalarına itilen, ancak yolun sonunda telafisi mümkün olmayan bedensel ve ruhsal hasarlarla baş başa kalan gençlerdir.

Bu süreç iddia edildiği gibi tamamen "bilimsel" ve "özgürleştirici" ise, neden pişman olan gençlerin sesleri sistem tarafından sistematik olarak bastırılıyor? Belgeselde konuşan mağdurların ortak feryadı aynı: "Bana sadece seçenekler sunuldu ama riskler anlatılmadı; ergenlik bunalımlarım bir kimlik meselesi gibi sunuldu."

Mesele, bir insanın hayatıyla kumar oynamaktır. Geri dönüşü olmayan ameliyatlar, ömür boyu süren ağrılar ve kısırlık... "Özgürlük" adına bir insanın üreme yeteneğini elinden almak, onu tıbbi bir bağımlılığa mahkûm etmek hangi vicdana sığar? Hangi özgürlük masalı bunu açıklar? Bu pişmanlık hikayeleri, LGBT ideolojisinin bir "insan hakları" hareketi değil, insan doğasını tahrip eden yıkıcı bir deney olduğunu kanıtlıyor.
Burada hedefimiz bireyleri yargılamak değil, bu yıkım çarkına girmelerini önlemektir. Küresel sistemin sunduğu "sahte kimlikler" bir çözüm değil, birer tuzaktır.

Senin ve Toplumun Geleceği için LGBT İdeolojisine Karşı Örgütlen

"Gökkuşağı Faşizmi" belgeselinin bizlere gösterdiği en net gerçek şudur: Karşımızda masum bir tercih veya bir kültürel değişim değil; merkezinde emperyalist sistemin, ilaç tekellerinin ve uluslararası lobilerin bulunduğu küresel bir taarruz vardır. Bu taarruzun hedefi, insanı biyolojik hakikatinden koparmak, aileyi dağıtmak ve toplumu savunmasız bırakarak köksüzleştirmektir.

Peki, bu devasa kuşatmaya karşı bireysel kaygılarla veya sadece izleyerek karşı durulabilir mi? Hayır! Emperyalizm örgütlü bir güçse, ona karşı ancak daha güçlü ve disiplinli bir örgütlenmeyle yanıt verilebilir.

Gerçek özgürlük; küresel sistemin sunduğu sahte, bunalımlı ve köksüz kimliklerde değil; üretimde, bilimde, milli kültürde ve vatan savunmasındadır. Arkadaşım; seni tüketim nesnesi haline getirmek, zihnini bulandırmak ve ailene, doğana, vatanına yabancılaştırmak isteyen bu akımlara karşı tek başına değilsin. Bu ideolojik dayatmayı püskürtmek, bilimsel hakikati savunmak ve geleceğini kurtarmak için Türkiye Gençlik Birliği’nde örgütlen!

İlyas Yılmaz
TGB Genel Başkan Yardımcısı

Önerilen Videolar

Reklamlar

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Meral Akşener ilk kez bu kadar sert konuştu Pençe-Kilit operasyonu bölgesinde acı haber! Bir asker şehit oldu Tamer Karadağlı'nın kızı Zeyno büyüdü! İşte son hali Coronavac aşısının genetiği değişen virüse karşı etkili olduğu belirtildi