Ailenin tek çocuğu olduğum için bana bir evlat gibi değil, geleceğe yapılmış bir yatırım gibi davranılıyordu.
Küçük yaşlardan itibaren ailem hayatımı sessizce tek bir hedef etrafında şekillendirdi: “doğru” kadınla evlenmek. Her davette, annemin arkadaşları kızlarını benim önümde adeta sergiliyordu. Hepsi bakımlı, kibar ve zengin biriyle evlenmeye hazır olacak şekilde yetiştirilmişti.
Sonra, otuzuncu doğum günümde babam son kuralı koydu.
“Eğer otuz bir yaşına kadar evlenmemiş olursan,” dedi akşam yemeğinde sakin bir sesle, “seni mirastan çıkarırım.”
Ne tartışma vardı ne de öfke. Sadece iş hayatında kullandığı o soğuk ve kesin ton.
Bir anda hayatımın bir son tarihi olmuştu.
Haftalar boyunca benimle değil soyadımla ilgilenen kadınlarla yaptığım rahatsız edici buluşmalardan sonra bir akşam Ankara şehir merkezindeki küçük bir kafeye girdim.
İşte orada Zeynep ile tanıştım.
Zeynep garson olarak çalışıyordu. Müşterilerle şakalaşıyor, siparişleri yazmadan hatırlıyor ve herkese içten bir sıcaklıkla davranıyordu. Onun hakkında gerçek bir şey vardı — uzun zamandır hissetmediğim bir şey.
Bu yüzden ona bir teklif yaptım.
Ailemin ultimatomunu anlattım ve bir anlaşma önerdim: Bir yıl boyunca evli kalacaktık. Bu sadece kâğıt üzerinde resmî bir evlilik olacaktı — başka hiçbir bağ olmayacaktı. Karşılığında ona iyi bir ödeme yapacaktım. Bir yıl sonra ise sessizce boşanacaktık.
Zeynep teklifi dikkatle düşündü, sözleşmeler hakkında sorular sordu ve sonunda kabul etti.
Düğün oldukça hızlı gerçekleşti. Ailem düğünü kendi golf kulüplerinde düzenledi. Zeynep’in mütevazı ailesine karşı hoşnutsuzluklarını gizlemekte pek başarılı değillerdi.