Kocam Kemal’le tam kırk yıl boyunca her sene aynı gün, aynı masada akşam yemeği yedik. İstanbul’un eski semtlerinden birinde, köşedeki mütevazı esnaf lokantasında… Beyaz örtülü, pencere kenarındaki o küçük masa bizim için sadece bir masa değildi; hayatımızın başladığı yerdi.
Kemal’le ilk kez orada tanışmıştım. Çorbasını üzerime dökmüştü. Telaşla özür dileyişini, gözlerindeki mahcup gülümsemeyi hâlâ dün gibi hatırlıyorum. O gün başlayan sohbetimiz kırk yıl sürdü. Çocuklarımız olmadı ama biz birbirimize yettik. En azından ben öyle sanıyordum.
Kemal’i üç yıl önce kaybettim. Kalp krizi… Ansızın. Ardında yarım kalmış bir kahkaha ve dolabında asılı ceketi kaldı. Ama ben geleneğimizi bozmadım. Her yıl dönümümüzde yine paltomu ilikleyip rujumu tazeledim ve lokantaya gittim. Masamıza oturup onun en sevdiği mercimek çorbasını söyledim. Karşımda boş sandalye… Ama kalbimde dolu bir hatıra.