İşte o anda parmaklarım kolyeye dokundu.
İnce bir altın zincirdi; ucunda eski, oval bir madalyon vardı. Yılların izini taşıyordu. Kendimi bildim bileli onu takıyordum. Annem ölmeden önce onu boynuma takmış ve bana sadece şunu söylemişti:
“Gerçekten başka çaren kalmadıkça bunu asla satma.”
Ertesi sabah, başka çarem kalmamıştı.
İstiklal Caddesi’ndeki kuyumcu dükkânı küçük ama zarifti—normalde asla girmeyeceğim türden bir yer. Şişmiş ayaklarla, dağılmış saçlarla ve göğsüme bağlı şekilde uyuyan oğlumla içeri girdim. Koyu takım elbiseli yaşlı dükkân sahibi beni başta önemsemeyecek gibiydi—
ta ki kolyeyi cam tezgâhın üzerine koyana kadar.
Adamın eli havada donup kaldı.
Kolyeyi dikkatlice aldı, çevirdi… ve bir anda yüzü bembeyaz oldu.
Dudakları titredi.
Sonra gözlerimin içine bakarak fısıldadı:
“Hanımefendi… bunu nereden buldunuz?”
“Annemden kaldı,” dedim.
Gözleri şaşkınlıkla büyüdü.
“Hayır… bu olamaz…”
Öyle hızlı geri çekildi ki neredeyse sandalyeyi devirecekti. Bana, sanki bir hayalet görmüş gibi bakıyordu.
Sonra hayatımı ikiye bölen o cümleyi söyledi:
“Babanız sizi yirmi yıldır arıyor.”
Bir an için beni başka biriyle karıştırdığını sandım.
Tezgâhın kenarına tutundum.
“Ne dediniz siz?”
Kuyumcu yutkundu, kapıya doğru tedirgin bir bakış attı.
“Lütfen,” dedi alçak sesle, “ofisime geçelim.”
İçimdeki her şey ona güvenmemem gerektiğini söylüyordu. Yorgundum, acı içindeydim ve çaresizlik insanı hataya sürüklerdi. Ama yüzünde bir şey vardı…
Sadece şaşkınlık değil.
Tanıma.
Korku.
Rahatlama.
Beni arka taraftaki küçük bir ofise götürdü ve kapıyı kapattı. Kendini Mehmet Karaca olarak tanıttı. Yıllar önce Selim Yıldırım adında, Ankara’da yaşayan zengin bir gayrimenkul yatırımcısıyla yakın iş yaptığını söyledi. Yirmi yıl önce, Selim Bey’in beş yaşındaki kızı, İzmir’de düzenlenen kalabalık bir yardım davetinde kaybolmuş. Kısa süre sonra çocuğun annesi Aylin de bir velayet anlaşmazlığından sonra ortadan kaybolmuş. Selim Bey yıllarca dedektifler tutmuş, avukatlarla çalışmış, özel arama ekipleri kurmuş.