Kısa bir an için mutfak yalnızca ikimize ait gibiydi.
Sonra Rıza elinde daha önce hiç görmediğim bir spor çantasıyla aşağı indi. Çantayı Emir’in sandalyesinin yanına bıraktı.
“Artık erkek olmayı öğrenmesi gerekiyor,” dedi. “Öğlene kadar evden çıkacak.”
Kaşığım kahve fincanına düştü.
“Rıza, hayır. O hâlâ bizim çocuğumuz.”
“On sekiz yaşında. Yetişkinler annelerinin arkasına saklanmaz.”
Emir çantaya baktı. Yüzü solmuştu ancak yavaşça ayağa kalktı.
“İkinizi de asla affetmeyeceğim,” dedi.
Sonra bana döndü.
“Özellikle seni, anne. Çünkü buna izin verdin.”
Sözleri canımı yaktı. Çünkü haklıydı.
Aralarına girip babasıyla konuşacağımı söyledim. Fakat Emir, bu sözleri daha önce de duymuştu. Ben yalvaracak, Rıza reddedecek, sonunda yine sessiz kalacaktım.
“Konuşacak bir şey kalmadı,” dedi.
Yukarı çıktı, kıyafetlerini değiştirdi ve çantayı omzuna takarak geri döndü. Kolundan tutmaya çalıştığımda geri çekildi.
Kapı ardından sessizce kapandı.
İlk hafta her gün aradım. İkinci hafta alan istediğini düşündüm ama aramaya devam ettim. Yalnızca güvende olup olmadığını, yemek yiyip yemediğini sordum. Eski çizimlerinin fotoğraflarını gönderdim. Bayramlarda ve doğum gününde mesaj attım.
Hiç cevap gelmedi.
Rıza sofrada Emir’in adını anmama bile izin vermiyordu.
“O bizim oğlumuz,” dediğimde,
“Bu evde yaşarken oğlumuzdu,” diye cevap veriyordu.
Bir yıl geçti.
Emir hayatımızdan kaybolurken Rıza’nın davranışları daha da şüpheli hâle geldi. Geç saatlerde eve gelmeler, gizli telefon konuşmaları ve beni hiç götürmediği restoranların fişleri artmıştı. Telefonunu sürekli ekranı aşağı bakacak şekilde bırakıyordu.
Ceyda sonunda bana bir boşanma avukatının adını verdi.
“Hiçbir şey yapmak zorunda değilsin,” dedi. “Ama seçeneklerini öğren.”
Avukatın adını bir market listesinin arkasına yazıp çekmeceye sakladım.
Yağmurlu bir perşembe günü kapı çaldı.
Kapıyı açtığımda Emir’i gördüm.
Eskisinden daha zayıftı. Üzerinden yağmur suları damlıyordu. Bir elinde eski bir bavul, diğer kolunda hastane battaniyesine sarılmış yeni doğmuş bir bebek vardı.
“Emir?” diye fısıldadım. “Neredeydin? Bu bebek kimin?”
“Lütfen anne. Önce içeri gireyim.”
Kapıyı hemen açtım.
İçeri girdikten sonra bana baktı.
“Babamın geldiğimi bilmemesi gerekiyor.”
Bebeğe baktım.
“Bu senin çocuğun mu?”
Emir acı acı güldü.
“Benim çocuğum mu? Anne, sen kocanı hiç tanımıyorsun.”
Bebeği kucağıma verdi ve bavulu salonun ortasında açtı.
İçinden mektuplar, banka hesap dökümleri, fotoğraflar ve resmi belgeler çıktı.
Fotoğraflarda Rıza, hiç tanımadığım bir kadınla birlikteydi. Yanlarında genç bir kız vardı. Doğum günleri, okul etkinlikleri ve aile yemeklerinden oluşan görüntüler on iki yıla yayılıyordu.
“Bu kadın kim?” diye sordum.