Bir saniye boyunca donup kaldım. Kafam bunu “hırsızlık” diye etiketlemek istiyordu ama bedenim daha doğru bir kelime bulmuş gibiydi: Plan. Bu bir hırsızlık değil, hazırlanmış bir hareketti.
Kadın beni fark etti. Göz göze geldik. Yüzünde panik değil, rahatsız bir sabırsızlık belirdi; sanki işler yetişmiyordu da ben zaman çizelgesini bozuyordum.
“Sen… kimsin?” diyebildim.
Kadın hafifçe gülümsedi. “Asıl sen kimsin?” dedi. “Bu ev artık bizim.”
Dizlerim titredi. “Ne demek ‘bizim’?!”
Erkeklerden biri bana doğru bir adım attı. “Hanımefendi, yanlış anladınız. Biz… taşınma işi.” dedi ama sesi, yalan söylerken çıkan o yapay sakinlikle doluydu.
Tam o sırada telefonum tekrar çaldı. Ekranda Reyhan.
Bir elimle kapıyı kapatıp zinciri takmaya çalışırken, diğer elimle açtım. Reyhan’ın sesi bu kez daha net ama daha sertti:
“Dinle! Ev için hazırlanan sözleşmede ciddi bir sahtecilik var. Tapu devrine dair ‘ön yetki’ kısmı oynanmış. Ahmet’in imzası yanında seninkini de atmış gibi göstermeye çalışmışlar. Ben az önce noter tarafıyla konuştum. Emlakçı ‘Siz zaten onay verdiniz’ dedi. Bir de… Ahmet şu an ofisimde değil. Az önce içeri girmiş gibi görünüp çıktı.”
Dünya başımdan aşağı kaynar su dökülmüş gibi oldu.
“Ne diyorsun Reyhan…” diye fısıldadım. “Ahmet… benim kocam.”
“Biliyorum,” dedi. “O yüzden bağırıyorum. Çünkü sen evde değildin. Seni özellikle evden çıkarmış. Bu ilaç meselesi… bir bahane olabilir.”
Elimdeki pakete baktım. Titreyen parmaklarımla paketin üzerinde yazan etiketi okudum. “Hasan Yılmaz” yazıyordu. Adres de… bizim adresimizdi. “Babamın evi” diye söylediği yer değil.
İçimde bir şey koptu. Sanki bedenimin içindeki bütün güven duygusu tek bir noktadan yırtılıp boşaldı.
Kapının arkasından biri hızla yaklaştı. Kadının sesi sertleşti: “Kapıyı kapatma! Bu evin anahtarı bizde. Polisi arasan da fark etmez.”
O an ilk kez, onların neden bu kadar rahat olduğunu anladım. Bu insanlar, kâğıt üzerinde haklı olduklarını sanıyorlardı. Ya da birileri onları öyle inandırmıştı.
Zinciri takmayı başaramadan kapıya omuz attılar. Geriye sendeledim. İçeri dolan hava bile keskinleşti. Erkeklerden biri kolumu yakaladı.
“Hanımefendi, olay çıkarmayın,” dedi. “Sadece evrakları alıp çıkacağız.”
Evrakları… Demek amaçları buydu. Peşinat makbuzları, banka dekontları, kimlik fotokopileri… Hepsi o klasördeydi. O evraklar olursa, “sen zaten onay verdin” yalanını gerçeğe dönüştürebilirlerdi.
Bir an, nefes almayı unuttum. Sonra beynim, yıllar önce annemin öğrettiği o basit gerçeği hatırlattı: Korku, vücudu dondurur ama karar, vücudu hareket ettirir.
“Tamam,” dedim. Sesim beklediğimden daha sakin çıktı. “Evrakları alın ve gidin. Sadece… bir şeyi bırakın.”
Kadın kaşlarını kaldırdı. “Ne?”
Elimdeki paketi gösterdim. “İlaç… Babam için.” dedim. Bilerek “babam” dedim. Onların zihninde hâlâ o hikâyeyi yaşatmalıydım.
Kadın küçümser gibi güldü. “Bize ne ilaçtan.”
O anda kolumu tutan adamın dikkati bir an dağıldı. Ben de o boşlukta bileğimi kurtarıp mutfağa koştum. Mutfağın kapısına yaslanıp kilidi çevirdim. İçeriden vuruyorlardı. Ben ise titreyen parmaklarla Reyhan’a fısıldadım:
“Evdeler. Dosyayı alıyorlar. Ahmet… bunu planladı mı?”
Reyhan hiç duraksamadı. “Polisi ara. Ama önce, telefonunu açık tut. Ben de hemen ekip gönderiyorum. Noterden bir tanıdığım var, o da geliyor. Sakın tek başına kapıyı açma.”
Telefon elimdeyken 112’yi aradım. Adresi verdim. “Evime izinsiz giren kişiler var,” dedim. “Evraklarımı çalıyorlar. Avukatım sahtecilik ihtimali var dedi.”
Kapının öbür tarafında sesler çoğaldı. Bir şey kırıldı. Kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi. Sonra… bir an sessizlik oldu. Ardından apartman koridorundan hızlı ayak sesleri, birinin “Hadi!” diye fısıldaması… ve kapının sertçe çarpılması.
Mutfaktan çıktığımda salon darmadağındı. Çekmeceler boşaltılmış, klasör yoktu. Ama yerde bir şey kalmıştı: Ahmet’in en sevdiği anahtarlığı. Metal bir nazar boncuğu. Evden çıkarken cebinde olduğunu bilirdim.
Demek ki… buradaydı. Ya da az önce buradaydı.
Kapıya koştum, araladım. Koridor boştu. Merdivenlerden uzaklaşan sesler kesilmişti. Dışarı baktığımda siyah araç hâlâ oradaydı ama bu kez iki kişi koşarak içine bindi ve hızla uzaklaştı.
O an, sanki her şey yavaşladı. İçimde yükselen öfke, korkudan daha güçlüydü. “Bunu bana yaptı,” dedim kendi kendime. “Beni evden gönderdi. Babasını bahane etti. Dosyayı aldırdı.”
Tam o sırada Ahmet aradı.
Ekranda adı görünce midem bulandı. Açtım. Sesim titremesin diye dişlerimi sıktım.
“Neredesin?” dedi, sanki her şey normalmiş gibi.
“Evdedeyim,” dedim. “Senin ‘ilaç’ dediğin paket bizim adrese gelmiş Ahmet. Hasan Bey’e değil. Reyhan aradı. Sahtecilik varmış. Evde üç kişi vardı. Evraklarımızı aldılar.”
Telefonda bir nefes boşluğu oldu. Sonra Ahmet’in sesi, ilk kez panikledi: “Ne… ne diyorsun sen? Ben bilmiyorum. Ben babamın yanındayım.”
“Babanın yanında mısın?” dedim. “O zaman babanın evine gidelim. Şimdi görüntülü arıyorum. Hasan Bey’i görmek istiyorum.”
“Şu an… uyuyor,” dedi. “Rahatsız etme.”
“Ahmet,” dedim, kelimeleri tek tek çiviler gibi. “Ya şu an gerçeği söylersin ya da polisle konuşursun. Çünkü polis geliyor. Ve Reyhan da geliyor.”
Bir anda ses tonu değişti. O yumuşak, tanıdık ton gitti; yerini soğuk bir ciddiyet aldı.
“Sen anlamıyorsun,” dedi. “Bu ev… bizim kurtuluşumuz olacaktı.”
“Nasıl yani?” diye fısıldadım.
“Borçlarım var,” dedi. “Büyük borç. Sana söyleyemedim. Bir şeye imza atmam gerekiyordu. Sadece… bir süreliğine. Sonra düzelecekti.”
İçimde bir şey daha koptu. “Beni bilerek mi gönderdin?”
Sessizlik.
Bu sessizlik, cevapti.
O anda kapı çaldı. Polis.
Kollarım titrerken kapıyı açtım. İki polis içeri girdi, etrafa baktı. Kırık çekmeceyi, boşaltılmış rafları, dağılmış eşyaları gördüler. Ben her şeyi anlattım. Reyhan birkaç dakika sonra yetişti. Elinde belgeler, noterden alınmış konuşma kayıtları, emlakçıyla yazışmalar… Hepsini polise sundu.
O gece, Ahmet eve dönmedi.
Ama sabah olduğunda telefonuma bir mesaj düştü. Bilinmeyen numara:
“Dosyayı geri istiyorsan, peşinatı yatırdığın hesabın şifresini gönder.”
Reyhan mesajı görünce dudaklarını sıktı. “Bu artık sadece dolandırıcılık değil,” dedi. “Bu bir şantaj.”
Ve o an anladım: Benim hayatımın en büyük evi, o iki katlı rüya ev değilmiş.
Benim asıl inşa etmem gereken şey, kendime ait bir hayatmış.
Polis raporu tutuldu, bankaya ihtiyati tedbir başvurusu yapıldı, emlakçıyla ilgili soruşturma açıldı. Reyhan, tapu sürecini durdurmayı başardı. Peşinatımızın tamamı olmasa da büyük kısmı bloke edildi. Ve en önemlisi… Ahmet’in beni o akşam “ilaç” bahanesiyle evden çıkarması, dosyada açık bir delil oldu.
Bir hafta sonra Hasan Bey’i ziyaret ettim. Kapıyı açtığında şaşkındı.
“Ahmet dün gelmedi mi?” dedi.
O an her şey yerine oturdu. Hasan Bey’in gözleri doldu. “Ben… ben ilaç falan beklemiyordum kızım.”
İlaç paketi hâlâ elimdeydi. Üzerinde bizim adresimiz vardı. Birileri baştan beri bunu planlamıştı.
Ben o gün, Hasan Bey’in elini tuttum. “Merak etmeyin,” dedim. “Ben iyiyim. Ve artık kimsenin yalanına ev olmayacağım.”
Çünkü bazı insanlar size bir ev vaat eder…
Ama aslında sizden hayatınızı çalmaya çalışır.
Ve ben, o gece kapıdan içeri giren “onları” değil…
en çok, yıllarca yanımda uyuyan adamın içindeki yabancıyı görüp uyandım.
Hikâyenin sonunda evimizi almadık.
Ama ben, kendimi geri aldım.