KIZI EVLAT EDİNDİM: 25 YIL SONRA GELEN MEKTUP HAYATIMI ALTÜST ETTi

Kemal!" diye bağırdım avazım çıktığı kadar. Sesim yetmiş beş yaşın verdiği tüm o çatlaklıkla, ama bir o kadar da vahşi bir panikle yankılandı. "Kemal, çabuk buraya gel!"

Kocam bahçedeki gülleri buduyordu. Sesimdeki dehşeti anlamış olacak ki, elindeki budama makasını yere atıp koşarak içeri girdi. Ellerindeki toprak izlerine aldırmadan omuzlarımdan tuttu. "Ne oldu? Rengin bembeyaz, kalp ilacını mı unuttun yoksa?"

Yere düşen mektubu işaret ettim. Konuşamıyordum. Kemal eğilip mektubu aldı. Okudukça onun da yüzündeki kanın çekildiğini, gözbebeklerinin büyüdüğünü gördüm. O sarsılmaz, güçlü kocamın elleri tıpkı benimki gibi titremeye başlamıştı.

"Zeynep..." diye fısıldadı sadece. "Zeynep şu an hastanede. Bugün acil serviste nöbetçiydi."

Hemen telefona sarıldım. Zeynep'in numarasını tuşlarken parmaklarım birbirine dolanıyordu. Telefon çaldı, çaldı, çaldı... Ve o korkunç mekanik ses duyuldu: Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor.

Kemal'le birbirimize baktık. Tek bir kelime dahi etmeden dışarı fırladık. Yaşlılığın getirdiği o yavaşlık, eklem ağrıları, hepsi bir anda yok olmuştu. İçimizdeki o yakıcı evlat sevgisi bizi ayakta tutuyordu. Eski arabamıza atladığımız gibi hastanenin yolunu tuttuk. Şehrin o yoğun trafiğinde Kemal arabayı sanki yirmili yaşlarındaymış gibi çılgınca kullanıyordu. Kırmızı ışıklar, kornalar, küfürler... Hiçbiri umurumuzda değildi. Gözümün önünden Zeynep'in gülüşü, bana "Anneciğim" deyişi, saçlarını örüşüm geçiyordu. Onu benden almalarına, o karanlık adamlara teslim etmelerine izin veremezdim. O benim kızımdı! Onu ben büyütmüştüm!

Hastanenin acil servis girişine nasıl geldiğimizi hatırlamıyorum bile. Frenlerin acı çığlığıyla durduk. Arabanın kapısını hızla çarpıp içeri daldık. İçerisi her zamanki gibi mahşer yeriydi. Sedye taşıyan hemşireler, ağlayan hastalar, koşturan asistan doktorlar... Gözlerim deliler gibi Zeynep'in o beyaz önlüğünü, dalgalı kahverengi saçlarını arıyordu.

Danışmadaki görevli kıza doğru koştum. Nefes nefeseydim.

"Doktor Zeynep!" dedim masaya tutunarak. "Doktor Zeynep nerede?"

Genç kız bilgisayar ekranından başını kaldırıp bana şaşkınlıkla baktı. "Zeynep Hanım mı? Kendisi biraz önce molaya çıktı teyzeciğim."

"Nereye gitti? Kantine mi?" diye araya girdi Kemal, sesi tehditkar çıkmıştı.

"Hayır," dedi kız tereddütle. "Az önce uzun boylu, takım elbiseli bir adam geldi. Zeynep Hanım'ın babası olduğunu söyledi. Uzun zamandır görüşmüyorlarmış, ona büyük bir sürpriz yapacağını belirtti. Birlikte eksi ikinci kattaki kapalı otoparka indiler, arabada hediyesini verecekmiş galiba..."

O an dünya durdu. Etrafımdaki tüm sesler uğultuya dönüştü. Kemal'le göz göze geldiğimizde ikimiz de o acı gerçeği aynı anda fark etmiştik. Zeynep'in babası tam yanımda duruyordu. Otoparka inen adam, mektuptaki o karanlık geçmişin ta kendisiydi.

Asansörleri bekleyecek vaktimiz yoktu. Kemal elimi sımsıkı tuttu ve acil çıkış merdivenlerine doğru koştuk. Basamakları ikişer ikişer, tökezleyerek iniyorduk. Kalbim artık göğsümden dışarı fırlamak üzereydi ama duramazdım. Ağır, gri yangın kapısını iterek kapalı otoparka daldık. İçerisi loş, soğuk ve rutubetliydi. Arabaların arasında yankılanan ayak seslerimizden başka bir şey duyulmuyordu.

Gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken ileride, duvar dibine park edilmiş siyah, camları tamamen filmli büyük bir cip gördüm. Ve hemen yanında... Zeynep'i. Beyaz önlüğüyle orada duruyordu. Karşısındaki adamın yüzü karanlıkta kalmıştı ama iri yarı silüeti korku vericiydi. Zeynep'in adamın yüzüne, anlam veremediği bir şaşkınlıkla baktığını görebiliyordum. Adam elini uzatıp Zeynep'in omuzundaki önlüğü hafifçe sıyırdı, doğrudan doğum lekesine bakıyordu.

Bütün gücümü, ciğerlerimde kalan son nefesi toplayarak otoparkın duvarlarında yankılanacak o çığlığı attım:

"ZEYNEP! UZAK DUR ONDAN!"

Zeynep irkilerek bize doğru döndü. Ancak asıl kanımı donduran şey bu değildi. Takım elbiseli adam, Zeynep'in kolunu yavaşça bırakıp bize doğru döndüğünde... Yüzüne vuran otoparkın o soluk sarı ışığı altında adamın yüzünü gördüm. Ve o an, mektuptaki hiçbir şeyin abartı olmadığını, 25 yıllık huzurlu hayatımızın bittiğini ve asıl kabusun daha yeni başladığını tüm dehşetiyle anladım. Çünkü adamın yüzü... o hiç beklemediğim kadar tanıdıktı.

Reklamlar