Kayınvalidemin odasının önünden geçerken kocamın sesini duydum—daha önce hiç duymadığım kadar alçak, gergin ve titrekti.

İçinden eski fotoğraflar, sararmış mektuplar ve kırmızı kurdeleyle bağlanmış bir defter çıktı. Fotoğraflardan ilkini elime aldığımda nefesim kesildi. Emre çok gençti, en fazla on yedi yaşındaydı. Nermin Hanım’a sarılmıştı. Ama bu sıradan bir anne-oğul fotoğrafı gibi değildi. Bakışları, duruşları, birbirlerine tutunuş biçimleri tuhaftı. İkinci fotoğrafta ikisi sahildeydi. Arkasına tükenmez kalemle şu cümle yazılmıştı: “Kimse seni benim elimden alamaz.” Midem bulandı. Defteri açtım. Sayfalar düzenli tarihlenmişti. Çoğu Nermin Hanım’ın el yazısıyla doluydu. İlk satırlarda Emre’nin babasının evi terk etmesinden sonra yaşadıkları anlatılıyordu. Sonra satırlar değişmeye başladı. “Emre artık sadece benim. Onu benden koparmaya çalışan herkesi kaybedecek.” Bir başka sayfada, yıllar sonra yazılmış şu cümle vardı: “Üniversiteden sonra evlenmek istediğini söyledi. Onu kaybetmemek için hasta numarası yapmam gerekti.” Ellerim buz kesti. Sayfaları çevirmeye devam ettim. Benim adımı gördüğümde kalbim duracak gibi oldu. “Bu kız uygun. Sessiz, kırılgan, yönlendirmesi kolay. Emre’nin normal bir hayat yaşadığına herkesi inandırmak için işe yarar.” Defter elimden düşecek gibi oldu. Demek başından beri seçilmiştim. Evliliğimiz bir sevgi hikâyesi değil, kusursuz hazırlanmış bir oyundu. O sırada koridordan baston sesi duydum. Donup kaldım. Nermin Hanım odanın kapısında durmuş bana bakıyordu. Yüzünde şaşkınlık yoktu. Sadece yakalanmış olmanın verdiği rahatsız edici bir sakinlik vardı. Gözleri kutunun içindekilere, sonra bana kaydı. “Demek sonunda öğrendin,” dedi. Sesinde utanma yoktu. Panikle ayağa kalktım. “Bu hastalık numarası mıydı? Bu evlilik… her şey plan mıydı?” Dudaklarında hafif bir gülümseme oluştu. “Bazı erkekler yönlendirilmezse dağılır,” dedi. “Ben oğlumu korudum.” “Benden mi?” dedim titreyerek. “Hayattan,” diye cevap verdi. “Senden önce de sonra da ondan vazgeçmeyecektim.” O an korkum yerini öfkeye bıraktı. “Emre’ye her şeyi anlatacağım.” Nermin Hanım gözlerini kıstı. “Sanıyor musun bilmiyor?” Bu cümle beni olduğum yere çiviledi. Tam o sırada dış kapının açılma sesi geldi. Emre geri dönmüştü. Odaya girdiğinde beni, annesini ve açık kutuyu gördü. Yüzü bir anda bembeyaz oldu. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra bana baktı; ilk kez gerçekten baktı. Gözlerinde suçluluk, utanç ve yıllardır taşınmış ağır bir yorgunluk vardı. “Özür dilerim,” dedi kısık sesle. “Sana gerçeği anlatacak cesareti hiç bulamadım.” Nermin Hanım hemen araya girdi. “Emre, dikkatli konuş.” Ama bu kez Emre annesine dönmedi bile. Bana doğru bir adım attı. “Babam gittikten sonra annem beni kendine bağladı. Suçlulukla, korkuyla, yalnızlıkla… Bunu sevgi sandım. Sonra senden gerçekten hoşlandım, belki seninle normal olabilirim diye düşündüm. Ama annemin kurduğu duvarı hiç yıkamadım. Seni o duvarın içine hapsettim.” Gözlerim doldu ama ağlamadım. Çünkü artık acıdan çok netlik hissediyordum. Hayatımın en büyük yalanı önümde dimdik duruyordu ve ilk kez üzerindeki örtü kalkmıştı. Kutuyu kapattım, defteri içine koydum ve yatağın üzerine bıraktım. “Ben sizin savaşınızın parçası değilim,” dedim sakin ama kesin bir sesle. “Ne geçiciyim ne de bir rolüm var. Ben bir insanım. Ve bugün burada biten şey sadece evliliğim değil; sizin yıllardır kurduğunuz bu hastalıklı düzen.” Emre başını öne eğdi. Nermin Hanım ilk kez gerçekten korkmuş görünüyordu. Ben odadan çıktım, valizimi hazırladım ve kapıya yöneldim. Emre arkamdan gelmedi. Sadece salondan, boğuk bir sesle adımı söyledi. Dönüp bakmadım. Çünkü bazı hikâyeler mutlu sonla değil, gerçeği sonunda görme cesaretiyle biter. O gün ben bir yuva değil, bir oyunu terk ettim. Ve ilk kez, gerçekten kendi hayatıma doğru yürüdüm.
Reklamlar