Kayınvalidem, kocam öldükten iki gün sonra

Kayınvalidem, kocam öldükten iki gün sonra, yeni doğmuş bebeğimle birlikte beni evden kovdu. Sonra… beni arayıp onunla görüşmem için yalvardı.
Kocam Kerem ve ben yıllarca çocuk sahibi olmaya çalıştık. Umudumuzu neredeyse kaybettiğimiz bir anda oğlumuz Nuh dünyaya geldi. Ama Nuh’un yüzünün bir tarafında kocaman bir doğum lekesi vardı. İnsanların ona nasıl davranacağından, onu nasıl yargılayacağından korkuyordum.
Kerem ise tek bir an bile tereddüt etmedi.
Nuh’un alnından öptü ve kulağına fısıldadı:
“Sen mükemmelsin.”
Bebeğimizi bu kadar doğal ve koşulsuz sevmesini izlemek, o günlerde kendimi güvende hissetmemi sağlayan tek şeydi.
Ama kayınvalidem Nermin, bana başından beri soğuktu. Nuh doğduktan sonra ona bakışları daha da değişti. Yüzüne, sanki onu rahatsız eden bir şeymiş gibi bakardı. Gözlerinde sevgi yoktu. Merak bile yoktu.
Sonra Kerem öldü.
Aniden.
Gerçek dışı bir şekilde.
Kalp krizi.
Cenazeden iki gün sonra, Nermin dairemize geldi ve gitmemi söyledi.
Ne bir başsağlığı.
Ne bir teselli.
Ne de en ufak bir yardım.
Sadece şu sözler:
“SEN VE ÇOCUĞUN BENİM İÇİN HİÇBİR ŞEY İFADE ETMİYORSUNUZ.”
Yeni doğmuş bebeğimle nereye gitmemi beklediğini sordum.
Nuh’a baktı ve omuz silkti.
“Benim sorunum değil.”
Böylece bir bavul, bir bebek çantası ve Kerem’in kapüşonlu kazağını aldım. Onu seçmemin tek nedeni hâlâ onun kokusunu taşımasıydı.
Gittim.
Bir gece, Nuh’u uyutmak için kollarımda sallarken telefonum çaldı.
Bilinmeyen bir numara.
Açtım.
Nermin’in sesi…
Yumuşaktı.
Tatlıydı.
Neredeyse nazikti.
“Meryem,” dedi usulca,
“Seni ve bebeği akşam yemeğine davet etmek istiyorum.”
Ertesi gün, Nuh kucağımda, midem kasılmış halde kapısının önünde duruyordum. İçimde bir his, sanki beni kaçmam için uyarıyordu.
Nermin kapıyı açtı.
Yüzünde daha önce hiç görmediğim kadar gerçek ve sıcak bir gülümseme vardı.
Bir an için şunu düşündüm:
“Belki de o da insandır.”
Bu yüzden içeri girdim.
Ve tam o anda…
Nermin’in gülümsemesi yok oldu.
Masada, tam karşısında, kalın harflerle BENİM ADIMIN yazılı olduğu kalın bir dosya duruyordu…
Masaya bakakaldım. Dosyanın kapağında, kalın siyah harflerle “MERYEM YILMAZ” yazıyordu. Altına da küçük bir tarih atılmıştı; Kerem’in ölümünden bir gün önce.
Boğazımdan sıcak bir şey geçti; yutkunamadım.
“Nermin Hanım… bu da ne?” diye fısıldadım.
Nermin sandalyeyi çekmedi. Oturmadı. Sadece masanın kenarında ayakta durdu, ellerini birbirine kenetleyip uzun bir nefes verdi. O sıcak gülümseme, sanki bir başkasının yüzünden ödünç alınmış da şimdi sahibine iade edilmiş gibiydi.
“Önce… Nuh’u bırak,” dedi. “Rahat otur. Sonra anlatacağım.”
Sesi, telefondaki yumuşak haline benzese de içindeki titreme saklanmıyordu.
Nuh’u koltuğa yatırdım. Kapüşonlu kazağı—Kerem’in kokusunu taşıyan tek şey—çantamın ağzından taşmıştı. Çıkardım, oğlumun üzerine örttüm. Nuh, kazağın yakasına yüzünü gömüp mırıldandı. Kalbim paramparça oldu.
Masaya geri döndüğümde Nermin dosyayı bana doğru itti devamı sonrki syfda…
Reklamlar