Kangal, yaralı ayağına rağmen geri adım atmıyordu.
Tam ikinci tetik sesi duyulacakken başka bir ses yükseldi.
Uzakta bir motor uğultusu.
Ardından mavi kırmızı ışıkların kar üzerinde yansıması.
Meğer Kangal’ın az önceki uzun çağrısı tesadüf değildi. Bu bölgedeki çobanların sürüsüne aitti. Havlamasını duyan köylüler, ardından gelen silah sesini fark edince jandarmaya haber vermişti. Devriye aracı zaten yakınlardaydı.
Kaçak avcılar kaçmaya çalıştı ama geç kalmışlardı. Kısa sürede yakalandılar.
Jandarma ekipleri yaşlı muhafaza memurunu çözdü. Elleri morarmış, yüzü solgundu ama bilinci açıktı. İlk baktığı yer Kangal oldu.
Köpek birkaç metre ötede yatıyordu. Nefes alıyordu ama zayıftı. Ayağındaki kan karı kırmızıya boyamıştı.
Yaşlı adam dizlerinin üzerine çöktü.
— Dayan oğlum… dedi titrek bir sesle.
Veteriner çağrıldı. Kurşun kemiği sıyırmış, hayati bir yere gelmemişti. Kangal yaşayacaktı.
Ambulansla birlikte köye doğru yola çıkarlarken yaşlı muhafaza memuru camdan dışarı baktı. Az önce ölüm gibi sessiz olan orman şimdi siren sesleriyle doluydu.
Bir an düşündü.
Eğer o Kangal olmasaydı, o tüfek sesi ikinci kez duyulacaktı.
Belki de bu kez hedef o olacaktı.
Günler sonra köyde küçük bir tören yapıldı. Kaçak avcılar tutuklanmıştı. Yaralı Kangal iyileşmiş, ayağındaki sargıyla sahibinin yanında duruyordu.
Yaşlı muhafaza memuru elini köpeğin başına koydu.
O an şunu anladı:
Orman bazen sessizdir ama sahipsiz değildir.
Ve bazen bir hayatı kurtaran şey, korkuyla beklenen bir yırtıcılık değil… yaralı da olsa geri adım atmayan bir sadakattir.