Konuşmayı pek sevmezdi. Sabahları erkenden gelir, çay ocağının demini ayarlar, o büyük yeşil çöp kovasını sürükleyerek sınıfları tek tek dolaşırdı. Öğretmenler ona pek dikkat etmezdi. Ama benim dikkatimi çeken bir şey vardı: Kemal Efendi’nin ayakları.
Kara kış kapıya dayanmıştı ve Kemal Efendi’nin ayaklarında, eskimekten rengi solmuş, tabanı ayrıldığı için etrafı kalın siyah bantlarla defalarca dolanmış bir çift kundura vardı. Balat’ın o çamurlu ve sulu yokuşlarında o ayakkabılarla nasıl yürüdüğüne inanamıyordum.
Günlerce onu izledim. Her bant koptuğunda cebinden yeni bir rulo çıkarıp tekrar sarıyordu. Kendi dertlerim büyüktü, evet, cüzdanım koca bir boşluktan ibaretti ama o tabloyu gördükçe kahroluyordum.
Bir gün teneffüste, en hareketli öğrencim Mert’i yanıma çağırdım. ‘Mertçiğim, git bakalım Kemal Efendi’ye bir oyun yap, kaç numara ayakkabı giydiğini öğren gel bana.’ dedim. Mert hemen koştu. Dönüp geldiğinde, ‘Öğretmenim, 42 numaraymış. Ayaklarım küçüktür benim dedi.’ diyerek güldü.
Saat 21.00 civarıydı. Kapım çalındı. Balat’taki o dökük evimin kapısında Kemal Efendi’yi görünce elim ayağıma dolandı. Üzerinde ilk defa temizlikçi önlüğü yoktu. Jilet gibi, çok kaliteli bir kaşmir palto giymişti. Bantlı ayakkabılarının yerinde ise pırıl pırıl deri ayakkabılar vardı.
‘Kemal Efendi? Bu ne hal? Adresimi nasıl…’ diyebildim yutkunarak.
Gülümsedi. O sessiz, boynu bükük adam gitmiş, yerine son derece özgüvenli biri gelmişti. ‘İçeri girebilir miyim Selma Kızım?’ dedi. Şaşkınlıkla ona yol verdim. Salona geçti, etrafı inceledi.
‘Selma… Sen üniversitedeyken, aileni kaybettiğinde, o yurttan atılmak üzereyken sana o isimsiz bursu bağlayan kişiyi hatırlıyor musun?’ dediğinde beynimden vurulmuşa döndüm. Yıllarca beni okutan, asla kimliğini bilmediğim o gizli hayırsever oydu!