Her sabah güneşin ilk ışıkları parkın yaşlı çınarlarının arasından sızarken, o bankın üzerindeki karaltı hiç değişmezdi. Eski, yırtık pırtık bir paltoya sarılmış, dünyadan elini eteğini çekmiş gibi görünen o adama kimse yaklaşmazdı. İnsanlar yanından geçerken ya bakışlarını kaçırır ya da adımlarını hızlandırırdı. Ama benim için durum farklıydı. Ben, her sabah işe gitmeden önce annemin titizlikle hazırladığı sefertasından bir bölmeyi mutlaka ona ayırırdım. Buharı üzerinde tüten bir taze fasulye, yanına bir dilim köy ekmeği ya da sıcak bir çorba...
Aramızda hiç konuşma geçmezdi. Ben yemeği bankın kenarına bırakırdım, o ise sadece gözlerini aralar, derin bir minnetle başını hafifçe eğerdi. O bakışlarda kimsenin görmediği bir asalet, hüzünlü bir derinlik vardı. Altı ay boyunca bu sessiz randevumuz devam etti. Ta ki o puslu Salı sabahına kadar.
O sabah parka vardığımda kalbimde garip bir sızı hissettim. Bank boştu. Ne o eski palto vardı ne de o tanıdık, yorgun çehre. Sadece bankın tam ortasında, üzerine bir not iliştirilmiş, oldukça kaliteli görünen siyah bir deri çanta duruyordu. Etrafıma bakındım, kimse yoktu. Notun üzerinde sadece şu yazıyordu: "Vakti geldi. Merhametin tek gerçek sermaye olduğunu hatırlatan dosta..."
Ellerim titreyerek çantayı aldım. İçindeki ağırlık, sıradan bir eşya yığını olmadığını fısıldıyordu. İş yerinden izin alıp eve koştum. Karım Elif ve küçük kızım Damla masanın etrafında toplandığında, çantanın fermuarını yavaşça çektim. İçinden çıkanlar, nefesimizi kesecek türdendi.
En üstte kalın bir dosya duruyordu. Dosyanın altında ise lastiklenmiş halde duran, her biri yüksek meblağlı döviz desteleri vardı. Ama asıl şaşırtıcı olan paranın miktarı değil, o dosyanın içindekilerdi. Adamın adı İshak Karadağ'dı. Bir zamanlar ülkenin en büyük lojistik imparatorluklarından birinin sahibi olan, ancak on yıl önce bir aile trajedisi ve uğradığı büyük bir ihanet sonrası öldü sanılan o gizemli iş adamıydı devamı icin sonrki syfaya gecinz...