Beş yıl boyunca, her bayramda kayınvalidemden aynı hediyeyi aldım: bir vazo. Hepsi birbirine benziyordu—modası geçmiş, ruhsuz, sanki bir köşeden apar topar alınmış gibi. İlkinde bunu önemsemedim. Düğün günümüzde getirmişti; “Ev için,” demişti kısaca. Fazla düşünmedim.
Ama sonra bir tane daha geldi. Yılbaşında. Ardından bir diğeri—oğlumuz doğduğunda. Doğum günümde bir tane daha. Ve sonra iki tane daha. Her seferinde aynı cümle: “Ev için.”
Kocam annesini savundu. “Elinden geleni yapıyor,” dedi. Ben de sustum. Gülümsedim, teşekkür ettim ve vazoları rafa dizdim. Ama zamanla hediyelerden çok, veriliş şekli içime oturmaya başladı. O soğuk bakış, o imalı sessizlik… Sanki her vazo şunu fısıldıyordu: Bu ev sana ait değil.
Yine de sesimi çıkarmadım. Tartışma istemedim. Vazolar yerlerini aldı, yıllar geçti. Kayınvalidem her gelişinde onları kontrol eder gibi bakardı. Bir tanesi bile eksik mi, yeri değişmiş mi… Sanki o raf, onun görünmez imzasını taşıyordu.
Altıncı yılın Mart ayında temizlik yaparken hepsini indirdim. Tek tek sildim, yerine koydum. Sonuncusunu rafa yerleştirirken elim kaydı. Vazo yere düştü ve paramparça oldu.
Donup kaldım. Sonra duydum o sesi—cam kırığından farklı, metalik bir tıkırtı. Eğilip baktığımda, kırık parçaların arasında küçük, sıkıca sarılmış bir kâğıt rulosu gördüm. Vazanın içindeydi.
Titreyen parmaklarla açtım.
O an her şey yerine oturdu.
Bu vazolar rastgele seçilmiş değildi. Her biri bir işaret, bir mesajdı. Yıllardır gözümün önünde duran bir bilmecenin parçalarıydı. Ve kırılan son vazo… eksik parçayı saklıyordu.
Kâğıtta yazanları okuyunca nefesim kesildi.
Çünkü o satırlar sadece bir sırrı değil, bu evde sandığımdan çok daha uzun süredir planlanan bir gerçeği ortaya çıkarıyordu.
Ve ben, o gerçeğin tam ortasındaydım.�� Devamı yorumda ��