Saat gece 02.27’de başarılı avukat Ceren Yıldırım’ın telefonu çaldı. Arayan annesi Meral Yıldırım’dı. Sesi korkudan titriyordu.
“Ceren… Yengen Banu beni beyzbol sopasıyla dövdü… Ağabeyin Murat ise sadece izledi… Şimdi beni karakolda suçlu gibi tutuyorlar.”
Bu sözleri duyan Ceren hiç vakit kaybetmeden arabasına atladı ve şiddetli yağmur altında doğruca karakola doğru yola çıktı. Annesi telefonda, gelini Banu’nun kendisini akıl sağlığı yerinde olmayan biri gibi gösterdiğini, ağabeyi Murat’ın da bu yalana destek verdiğini anlattı. Üstelik polis, olayın gerçek mağdurunu dinlemeden önce onların ifadelerini almıştı.
Karakola girer girmez görevli polis memuru Ceren’i tanıyınca yüzü bir anda değişti. Çünkü Ceren sıradan bir avukat değildi. Adalet Bakanlığı adına polis usulsüzlükleri ve yaşlı istismarı dosyalarında görev yapan özel hukuk danışmanıydı. Üstelik bu karakol birkaç gün sonra kapsamlı bir denetimden geçirilecekti. Bunu içeridekilerin hiçbiri bilmiyordu.Ceren annesini gördüğünde büyük bir öfke yaşadı. Meral Hanım’ın bir gözü şişmiş, bileği ters dönmüş, yüzünde ve omzunda ciddi darp izleri oluşmuştu. Buna rağmen elleri kelepçeliydi. Odanın diğer tarafında ise Banu yanağına küçük bir yara bandı yapıştırmış, ağlıyor numarası yapıyordu. Murat ise eşinin yanında sessizce duruyordu.
Ceren polis memurlarına annesinin fotoğraflarının çekilip çekilmediğini, ambulans çağrılıp çağrılmadığını ve saldırıda kullanılan sopanın delil olarak alınıp alınmadığını sordu.
Üç sorunun da cevabı aynıydı:
“Hayır.”
Bu cevaplar Ceren’e olayın sadece aile içi bir kavga olmadığını gösterdi. Deliller bilinçli şekilde toplanmamıştı.