“Buraya evlenmeden önce geldi. Mete henüz bir yaşındaydı. Kemal onun babası olduğunu biliyordu. Bizi terk etmek istemedi ama ailesinin baskısından korktu. Sonra sizinle tanıştı.” Başım dönüyordu. “Peki neden bize hiç söylemedi?” Neriman gözyaşlarını sildi. “Çünkü annesi tarafından reddedilmiş bir çocukluk yaşamıştı. Mete’nin de aynı acıyı çekmesini istemiyordu. Maddi olarak sürekli yardım etti ama hayatınızı bozacağından korktu. Sana gerçeği anlatacağına defalarca söz verdi. Fakat yıllar geçti.” Tam o sırada kapı açıldı. İçeri, yaklaşık kırk yaşlarında bir adam girdi. Kemal’in gözlerine benzeyen bakışlarını görünce donup kaldım. “Neriman, kim geldi?” diye sordu. Beni görünce o da durdu. “Sen… onun eşi olmalısın.” Mete’ydi. O an yaşadığım öfke tarif edilemezdi. İçimde yıllardır biriktirdiğim bütün acılar ayağa kalkmış gibiydi. “Sen benim ailemden saklanan adamsın,” dedim. Mete başını eğdi. “Ben de senin varlığından yıllarca haberim olduğunu sanma. Babam kimliğini bana ancak çocukken söylemişti. Ama sana ulaşmamamı istedi.” “Neden?” “Çünkü seni kaybetmekten korkuyordu. Ama bunun doğru olmadığını, yıllar önce ona söyledim.” Cebinden eski bir zarf çıkardı. “Bunu sana vermem için bıraktı.” Zarfın üzerinde benim adım yazıyordu. Ellerim titreyerek açtım. Kemal’in el yazısını görünce gözlerim doldu. “Meleğim,” diye başlıyordu. Mektupta kendisini savunmak yerine ilk kez hatalarını kabul etmişti. Beni yıllarca arabaya bağımlı bırakarak korkularımı büyüttüğünü, kendi doğrularını benim hayatımın önüne koyduğunu yazmıştı. Mete konusunda ise en büyük korkaklığının gerçeği saklamak olduğunu söylüyordu. Son satırlara geldiğimde gözyaşlarımı tutamadım. “Bir gün direksiyona kendin geçersen, artık benden bağımsız bir hayat kurduğunu bileceğim. Sakladığım adresi bulduğunda ise benden nefret etsen bile, lütfen Mete’ye bir şans ver. Çünkü onun hiçbir suçu yok.” Mektubu kapattım. İçimdeki öfke hâlâ vardı. Kemal’i bir anda affedemezdim. Kırk yıllık hayatımızı tek bir mektupla değiştirmek mümkün değildi.