Verandada dururken şunu fark ettim: Yaşadığım en tehlikeli yalan, Serkan’ın beni sevdiği değildi. Onu hâlâ düzeltebileceğime inanıyor olmamdı.
İçeride Serkan’ın sesi titredi.
“Mustafa, bu benimle Zehra arasında.”
“Hayır,” dedi babam. “Onu kırabileceğin bir şey sandığın an, bu mesele ikinizin arasında olmaktan çıktı.”
Neriman çantasına sarılmış halde koridorda tekrar belirdi, herkesi sakinleştirmeye çalışıyordu. Babam ona bakmadı bile. Bana polisi aramamı söyledi. Telefonu tutan parmaklarım bir an dondu—şüphe ettiğim için değil, bu kadar geç kaldığım için utandığım için.
Sonra Serkan pencereden bana bakıp nefret dolu bir sesle,
“Bunu yaparsan pişman olursun,” dedi.
İşte o an içimdeki korku başka bir şeye dönüştü.
Kararlılığa.
Kapıyı açtım, içeri girdim ve polisi aradım.
Doğum günü pastamın mumları daha yakılmadan polis gelmişti.
İki polis hemen herkesi ayırdı. Biri benimle oturma odasında konuşurken diğeri Serkan’ı dışarı çıkardı. Neriman sürekli araya girip bunun bir yanlış anlaşılma olduğunu, Serkan’ın stres altında olduğunu, benim “çok hassas” olduğumu söylüyordu. Polis onu tek bir cümleyle susturdu:
“Hanımefendi, morluklar yanlış anlaşılma değildir.”
Konuşmaya başlayınca her şey döküldü. Düğünden altı ay sonra ilk itişi, çamaşır odası kapısındaki delik, banka hesabımı kontrol etmesi, mesajlarımı incelemesi, cevap vermezsem iş yerimi araması… Gizlice çektiğim fotoğrafları gösterdim: kaburgamdaki morluklar, çatlak banyo aynası, geçen kış fırlattığı lamba… Hepsini, gerekirse kanıt olsun diye saklamıştım. Buna hazırlanmış olmaktan nefret ettim. Ama iyi ki hazırlamıştım.