“Canım oğlum Ferhat,” diye başlıyordu mektup.

Bir gün beni ziyarete gelirse bu kutuyu ona verin.”
O an dizlerimin bağı tamamen çözüldü. Hastane koridorunun o soğuk, kirli fayans zeminine büyük bir gürültüyle yığıldım. Tahta kutuyu göğsüme bastırıp, avazım çıktığı kadar, boğazım yırtılırcasına ağlamaya başladım. Etraftaki doktorlar, hastalar, hemşireler şaşkınlıkla başıma toplandı ama kimsenin beni teselli etmeye, beni o cehennemden çıkarmaya gücü yetmezdi. Çünkü o an, o buz gibi koridorda idrak ettim ki; ben sadece hasta annemi o huzurevinin soğuk odasına kilitlememiştim. Ben kendi insanlığımı, vicdanımı ve beni bu acımasız dünyada ne olursam olayım karşılıksız seven tek kalbi kendi ellerimle toprağa gömmüştüm.
Hayatım boyunca peşinden koştuğum o sahte başarılar, kurtulmaya çalıştığım maddi yükler ve kendimi haklı çıkarmak için uydurduğum yalanlar hiçbir işe yaramamıştı. Felçli, çaresiz bir kadının küçücük bir tahta kutuya sığdırdığı o devasa, affedici anne sevgisi, benim o bencil ve çürümüş ruhumu bir silindir gibi ezip geçmişti. O tahta kutu artık benim en büyük servetim değil, ömrümün sonuna kadar boynumda taşıyacağım, vicdanımın o en ağır, en çok kanayan ve asla affedilmeyen cezasıydı.
Reklamlar