Bir okul öğretmeni olan Ayşe Yılmaz,


“Çünkü bazı hayaller, insanı gökyüzüne taşıyacak kadar güçlüdür.”

Yıllar geçti. İkizler okul, hafta sonları ağır işler ve kütüphaneden aldıkları kitaplar arasında büyüdüler. Ayşe Yılmaz kendine asla yeni kıyafet almamıştı ama onların eğitiminden de asla vazgeçmemişti.



İki kardeşin de pilotluk eğitimine kabul edildiği gün, Ayşe bütün gece ağladı. O an ilk kez, fedakârlığın bir gün gerçekten güzel bir şeye dönüşebileceğine inandı.



On beş yıl sonra, İstanbul’daki büyük ve hareketli bir havalimanının VIP salonunda, iki genç pilot tertemiz üniformalarıyla onları büyüten kadını bekliyordu. Duruşları dikti ama gözlerinde derin bir duygu vardı—yoksulluğu yaşamış ve yine de hayal kurmaktan vazgeçmemiş insanların bakışı…

Tam o sırada bir kadın içeri girdi.

Kendini çocukların biyolojik annesi olarak tanıttı. Yıllar önce verdiği acı bir karardan, yoksulluktan ve gözyaşları içinde bıraktığı bebeklerden bahsetti. Ardından masanın üzerine içinde 10 milyon Türk lirası bulunan bir çanta koydu ve bunun “büyütme bedeli” olduğunu söyleyerek oğullarını geri istedi.

VIP salonda ağır bir sessizlik çöktü.

Emir çantayı yavaşça iterek geri gönderdi, sesi sakin ama kararlıydı:


“Biz satın alınabilecek bir şey değiliz. Biz mal değiliz.”

Kadın kaşlarını çattı, sesi sertleşti:

“Onları ben dokuz ay taşıdım! Benim hiç hakkım yok mu? Bu kadın…” Ayşe’yi işaret etti, “sadece acıdığı için aldı. Ama şimdi—şimdi onlar benim! Benim çocuklarım!”

Ayşe Yılmaz yumuşak bir sesle konuştu, sesi titriyordu ama anlamı güçlüydü:



“Oğlum… istersen onunla görüşmeni asla engellemem. Ama kimse seni satın alınabilecek bir şey gibi göremez.”

Kadın yüksek sesle güldü:

“Satın almak mı? Ben sadece yaptığımın karşılığını veriyorum. O zamanlar yoksulluk vardı, şimdi yok! Sana her şeyi verebilirim—lüks, ev, saygın bir hayat… bu öğretmen sana ne verebilir?”

Mert bir adım öne çıktı:
Reklamlar