Benim adım Müzeyyen Yılmaz...

Selma polisi aramış.

O sırada bunların hiçbirinden haberim yoktu. Sadece bir süre daha devam eden sessizlikten sonra, yukarıda bir hareketlilik duydum. Araba kapıları. Sesler. Sonra —dehşet içinde kaldım— Davut ve Kader geri döndü. Valizlerin tekerlek seslerini ve Kader’in kokuyu sorduğunu duydum. Davut, "Bu nasıl oldu?" diyordu; gaddarlıktan değil de sonuçlardan şaşırmış bir adam edasıyla.

Sonra başka bir ses.

Bir polis memuru.

Bodrum kapısı açıldı ve parlak bir ışık karanlığı yardı. Memurlar aşağı inerken Ece’nin yüzünü siper ettim. Biri küfretti. Diğeri ambulans çağırdı. Selma arkalarında duruyordu; bembeyaz olmuş, gözyaşları içinde, bizi hayatta görünce elleriyle ağzını kapatmıştı.

Ondan sonra her şey parçalara ayrıldı. Battaniyeler. Fenerler. Temiz hava. Ece’nin Selma’ya uzanışı. Davut’un, kelepçeler bileklerinde kapanırken bahçede duruşu. Kader’in her şeyin bir yanlış anlaşılma olduğunu söyleyerek ağlayışı. Sanki kokuşmuş bir şey gün yüzüne çıkmış gibi bakan, toplanan komşular.
Reklamlar