Bedenleri ıslak kumların üzerinde

Akdeniz’in insan ayağı az basmış, sarp kayalıklarla gizlenmiş o özel koyunda, zamanın da kuralların da bir hükmü yoktu. Güneş batmak üzereydi; gökyüzü amber, kızıl ve morun en sıcak tonlarına bürünürken, koy koyu bir sessizliğe gömülmüştü.Eda, gün boyu tenini ısıtan güneşin ve tuzun bıraktığı tatlı sızlamayla sahilde dalgaların çekildiği ıslak kumlara uzandı. Üzerinde hiçbir şey yoktu; ne bir kumaş parçası ne de şehir hayatının getirdiği o ağır toplumsal maskeler. Sadece rüzgar, teni ve kendisi. Tam o sırada, koyun diğer ucundan denizden yeni çıkmış olan Sinan belirdi. Bronz teninden süzülen su damlaları, batan güneşin son ışıklarıyla parıldıyordu.
Reklamlar