Otuz yaşındaki Simge, annesi yıllar önce hiçbir açıklama yapmadan hayatlarından çıktıktan sonra babası Kemal’in yaptığı bütün fedakârlıkları bildiğini sanıyordu. Ancak babasının cenazesinden yalnızca birkaç saat sonra kendisine verilen sıradan bir market poşeti, çocukluğundan beri inandığı hikâyeyi tamamen değiştirdi.
Cenaze töreninin ardından herkes ayrılmış, salon sessizliğe gömülmüştü. Simge, siyah elbisesinin üzerine babasının eski iş montunu giymişti. Mont hâlâ talaş, kahve ve Kemal’in cebinden hiç eksik etmediği naneli şekerlerin kokusunu taşıyordu.
Babasının avukatı Selim Bey, buruşturulmuş poşeti ona uzattı.
Üzerindeki notta şu sözler yazıyordu:
“Babacığının Uğur Böceği, içindekileri gördükten sonra umarım beni affedersin.”
Kemal, poşetin cenazeden sonra teslim edilmesini özellikle istemişti. Hatta Simge poşeti açarken yanında bulunmaya cesaret edemeyeceğini söylemişti.
Simge düğümü çözüp poşeti açtığında ilk olarak yeni çekilmiş bir aile fotoğrafı buldu. Fotoğraftaki orta yaşlı kadının gözlerini hemen tanıdı. Her sabah aynada gördüğü gözlerle aynıydı.
Bu kadın, Simge üç yaşındayken “markete gidiyorum” diyerek evden çıkan ve bir daha dönmeyen annesi Aylin’di.
Fotoğraf yalnızca altı ay önce çekilmişti. Aylin’in yanında eşi ve yetişkin iki çocuğu vardı. Simge, annesinin kendisini bırakıp başka çocukları büyüttüğünü o anda öğrendi.
Çocukluğunda ona anlatılan hikâyeye göre Aylin ortadan kaybolmuş, Kemal ise tek başına kalmıştı. Mühendislik eğitimi alan Kemal, kızını büyütebilmek için okulunu bırakmış ve inşaatlarda çalışmaya başlamıştı. Eski botlarını yapıştırarak kullanmış, yemekleri günlerce yettirmiş, bazen kendi payını kızına vermişti.
Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.