Kız kardeşim, sekiz yaşındaki kızı hastanede yaşam mücadelesi verirken yapılan *127 telefon aramasını* görmezden geldi. Sonra da cenazeye benim kocamla birlikte geldi.
İkisi de aynı havaalanı taksisinden indi.
Güneşte bronzlaşmışlardı ve birlikte çıktıkları gizli tatili ele veren birbirinin aynısı bavulları yanlarında sürüklüyorlardı.
Mezarlıktaki herkes sessizliğe büründü.
*Murat*, bana işlerinin yoğun olduğunu söyleyerek iptal ettiği evlilik yıl dönümü tatilimiz için aldığım açık renk keten gömleği giyiyordu.
*Zeynep*, dökümlü beyaz bir tatil elbisesi ve büyük güneş gözlükleriyle Murat'ın yanında duruyordu. Kızını toprağa vermeye gelen bir anneden çok, lüks bir tatilden yeni dönmüş birini andırıyordu.
Bavullarının tekerlek sesleri mezarlık yolunda yankılandı.
"Uçaktan indikten sonra trafikte kaldık," dedi Zeynep, nefes nefese. "Defne nerede?"
Doğrudan gözlerinin içine baktım.
"Tabutun içinde."
Yüzündeki bütün renk çekildi.
Murat hemen aramıza girdi.
"Elif... Burası bunun konuşulacağı yer değil."
Bunun konuşulacağı yer değilmiş.
Sanki Defne'nin son saatlerini annesinin gelip gelmeyeceğini sorarak geçirmesini açıklamak için uygun bir zaman olabilirmiş gibi.
Defne, Zeynep'in yıllardır önemsemediği kalp rahatsızlığının ağırlaşması nedeniyle okulda fenalaşmıştı.
Defne'yi her uzman doktor randevusuna götüren bendim. Kullandığı her ilacı düzenli takip eden bendim. Geçirdiği her ameliyattan sonra hastane odasında başucunda oturan bendim. Zeynep ise bunun yerine partileri, tatilleri ve sosyal etkinlikleri tercih ediyordu. Hatta çoğu zaman anne olmanın hayatının en yanlış zamanında başına geldiğini söyleyerek şaka yapardı.
Hastane ona tam *elli dokuz kez* ulaşmaya çalıştı.
Ben de onu *altmış sekiz kez* aradım.
Aramaların hiçbirine cevap vermedi.
Gönderdiğim bütün mesajlar teslim edildi.
Son mesajımda sadece şu yazıyordu:
*Bir saat daha yaşayamayabilir.*
Hiçbir cevap gelmedi.
Defne son anlarında asla yalnız değildi.
Doktorlar ve hemşireler onu kurtarmak için umutsuzca mücadele ederken ben küçücük elini tutuyordum.
Hayata gözlerini yummadan hemen önce bana usulca fısıldadı:
"Anneye söyle... Korkmadım."
Bana emanet ettiği son sözler bunlardı.
Mezar başında Zeynep elini dramatik bir şekilde göğsüne koydu ve tam zamanında yanağından tek bir gözyaşı süzüldü.
"Telefonum çalındı," dedi.
Murat neredeyse anında cevap verdi.
"Benimki de çalındı."
Ama bavulunun üzerinde hâlâ bir hava yolu bagaj etiketi sallanıyordu.
*ANTALYA.*
Aynı sabah ortak bulut hesabımızı kontrol ederken bulduğum lüks otel rezervasyonunda yazan yer de buydu.
Deniz kenarında bir oda.
Kayıtlı iki misafir.
Altı gece.
Üç ay önceden rezerve edilmişti.
Zeynep bana doğru elini uzattı.
"Her şeyi açıklayabiliriz."
Sessizce bir adım geri çekildim.
Herkes kontrolümü kaybetmemi bekliyordu.
Yıllardır Zeynep beni nazik, güvenilir ve fazlasıyla kolay yönlendirilebilen biri olarak tanımlıyordu.
Aile toplantılarında beni "çek defteri olan acil durum kişisi" diye tanıtmayı çok severdi.
Murat ise buna en çok gülen kişi olurdu.
Yıllarca ödemedikleri faturaları ödediğim, çıkardıkları sorunları düzelttiğim ve aileyi utançtan koruduğum için sabrımı zayıflık sandılar.
İkisi de, cenazeye gitmeden önce gizli tatilleriyle ilgili bütün otel onaylarını, banka işlemlerini, silinmiş konuşmaları ve güvenlik bildirimlerini çoktan indirmiş olduğumu bilmiyordu.
Bir şeyi daha unutmuşlardı.
Ben tam *on beş yıldır adli muhasebe uzmanı* olarak çalışıyordum.
Kanıt toplamak benim mesleğimdi.
Yeğenimin mezarı başında duran o iki kişiye sakin bir şekilde baktım.
"Bugün," dedim sessizce, "kızınızı toprağa veriyorsunuz."
"Ondan sonra da ikinizin sonsuza kadar gömülü kalacağını sandığı her şeyi konuşacağız."
*Hikâyenin tamamı aşağıdaki yorumlarda. ��*