Emre'nin sözleri kulaklarımda yankılanırken nefesim kesilmişti.
"Nasıl yani?" diye fısıldadım.
Emre başını eğdi. Gözlerinden süzülen yaşları silmeden, cebinden eski, yıpranmış bir zarf çıkardı.
"Annen bunu sana vermemi hiçbir zaman istemedi. 'Oğlum beni yanlış tanısın ama vicdanı rahat yaşasın' derdi. Fakat artık o aramızda değil."
Titreyen ellerle zarfı açtım. İçinden yılların sararttığı birkaç fotoğraf çıktı.
İlk fotoğrafta annem çok gençti. Yanında ise yirmili yaşlarında bir delikanlı duruyordu.
Delikanlı, Emre'nin gençliğinin tıpatıp aynısıydı.
"Bu sensin..." dedim.
"Evet."
Peki annem onu nereden tanıyordu?
Emre ağır ağır anlatmaya başladı.
"Yirmi iki yıl önce büyük bir trafik kazası geçirdim. Annem ve babam o kazada öldü. Ben ağır yaralı kurtuldum. Uzun süre hastanede kaldım. Çıkınca da yaşayacak kimsem kalmamıştı."
Başımı salladım ama hâlâ bunun annemle ilgisini anlayamıyordum.
"Bir gece sokakta bayılmışım. Gözümü açtığımda başımda annen vardı."
Şaşkınlıkla sustum.Bana yemek getirdi. Sonra kıyafet getirdi. Sonra ilaç aldı. Ben de çalışmaya başladım ama psikolojik olarak toparlanamıyordum. Defalarca pes ettim."
Derin bir nefes aldı.
"Bir gün kendimi öldürmeye karar vermiştim."
Kalbim sıkıştı.
"Tam o sırada annen geldi."
Başını kaldırıp bana baktı.
"Beni saatlerce dinledi. Bana tek bir cümle söyledi."
"'Bugün dayan. Yarına birlikte bakarız.'"
Emre gülümsedi.
"O cümle hayatımı kurtardı."
İçimdeki öfke yavaş yavaş erimeye başlamıştı.
"Annem bunları neden bana anlatmadı?"
Çünkü hikâye henüz bitmemişti.
Emre cebinden ikinci bir fotoğraf çıkardı.
Fotoğrafta küçük bir çocuk vardı.
Yaklaşık dört yaşındaydı.
Kucağında ise annem oturuyordu.
O çocuk bendim.
"Bu fotoğrafı hatırlamıyorum."
"Hatırlayamazsın."
"Nerede çekildi?"
Emre'nin sesi titredi.
"Hastanede."
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
"Hastane mi?"
"Evet."
Bir süre sustu.
"Sen sekiz yaşındayken babanı kaybettiğini sanıyorsun."
"Evet."
"Aslında o, seni ikinci kez kaybetmek üzereydi."
Ne dediğini anlayamamıştım detaylar diger sayfda....