Annem, dul ve bekar bir anneyle evlendiğim için beni hayatından sildi.

Annem, dul ve bekar bir anneyle evlendiğim için beni hayatından sildi. Benimle alay etti.
Sonra… üç yıl sonra karşıma çıktığında yıkıldı.

Babam ben beş yaşındayken evi terk etti.
O günden sonra annem beni tek başına büyüttü.

Varlıklı bir aileden geliyordu.
Hayatını bana adadı ama bu adanmışlık sevgiden değil, beklentiden ibaretti.

Ben onun için hiçbir zaman “oğlu” olmadım.
Ben onun yatırımıydım.

Özel okullar.
Piyano dersleri.
Ben ne istiyorum diye sormadan çizilmiş bir gelecek.

Üç yıl önce, 27 yaşındayken, sevdiğim kadını annemle tanıştırdım.

Adı Ayşe’ydi.

Ayşe, 7 yaşındaki oğlunu tek başına büyüten bir kadındı.
Bir klinikte gece vardiyasında çalışıyordu.
Eski bir arabası vardı.
Gösterişli değildi.
Etkileyici değildi.
“Cilalı” hiç değildi.

Annem kibar olmaya bile çalışmadı.

“Onun da geçmişten gelen yükleri var,” dedi yüzüme baka baka.
“Ve sen geleceğini çöpe atıyorsun!”

Ona zaten evleneceğimizi söylediğimde ayağa kalktı, ceketini düzeltti ve sakin bir sesle şunu söyledi:

“Eğer onunla evlenirsen, bir daha benden hiçbir şey isteme.
O hayatı sen seçiyorsun.”

Ve ben seçtim.

Küçük bir kiralık eve taşındık.
Şık değildi ama bizimdi.

Zengin değildik.
Ama istikrarlıydık.
Faturalar ödeniyordu.
Buzdolabı doluydu.
Ev sessizdi.

Ayşe hiç şikâyet etmedi.
Etmesine gerek yoktu.

Birkaç ay sonra oğlu bana bir gün, hiç planlanmamış bir anda:

“Baba” dedi.

Ve ben…
hayatımda ilk kez mutluydum.

Üç yıl boyunca annemden tek bir haber gelmedi.

Geçen hafta telefonum çaldı.

“Duyduğuma göre… artık bir ailen varmış,” dedi.
“Şehirdeyim. Yarın uğrayacağım.
Hayatını ne kadar mahvettiğini görmek istiyorum.”

Ertesi gün kapıdan içeri girdi.
Kusursuz giyimliydi.
Bakışları her zamanki gibi yargı doluydu.

Evin içine adım attı.
Etrafına baktı.

Sonra bir anda kapı çerçevesini tuttu.
Yüzü bembeyaz oldu.

Ve fısıldadı:

“Aman Allah’ım… Bu ne böyle?”

Annem kapı çerçevesine tutunup “Aman Allah’ım… Bu ne böyle?” dediğinde, önce gerçekten neye baktığını anlayamadım.

Ev… bizim evdi işte. Küçük, biraz eski, ama tertemiz. Ayşe’nin sabahın yedisinde bile kalkıp sildiği koridor. Salondaki iki kanepeden biri ikinci eldi. Duvarın bir köşesinde, oğlumuz Kerem’in boyadığı, kenarları taşmış bir “aile resmi” asılıydı. Ben, Ayşe ve Kerem… Üç çubuk adam, kocaman bir güneş.

Annemin gözleri o resimde asılı kaldı. Sonra hızla sağa sola kaydı. Sanki bir kusur arıyordu. Bir dağınıklık, bir eksiklik, bir “bak gördün mü” cümlesine malzeme olacak bir şey…

Bulamadı.

Yutkundu. Bir adım attı. Halının üzerine basarken sanki bir müzeye giriyormuş gibi temkinliydi.

“Bu… bu ev…” dedi kısık sesle. “Beklediğim gibi değil.”

“Ne bekliyordun?” dedim. Sesim sandığımdan daha sert çıktı.

Annem cevap vermedi. Bir anda gözleri mutfağa takıldı. Tezgâhın üzerinde bir tabak kurabiye vardı. Ayşe, annem geleceği için sabah erkenden yapmıştı. Üstlerinde tarçın kokusu hâlâ duruyordu. Annem tabağa yaklaştı, sanki birinin ona oyun oynayıp oynamadığını anlamaya çalışır gibi eğildi.

“Sen mi yaptın?” dedi.

O an Ayşe mutfaktan çıktı. Üzerinde sade bir ev kıyafeti, yüzünde yorgun ama kibar bir ifade vardı. Ne gururlu bir duruş, ne de ezik bir boyun. Sadece… sakinlik.

“Hoş geldiniz,” dedi Ayşe. “Çay koyuyorum.”

Annemin bakışları Ayşe’yi baştan aşağı taradı. Üç yıl önceki o küçümseyen gülümseme dudaklarının kenarında belirmeye çalıştı ama tutmadı. Sanki boğazına takıldı. Çünkü Ayşe’nin gözlerinde ne özür vardı ne de kendini ispat etme telaşı. Bu, annemi rahatsız etti.

Tam o sırada küçük ayak sesleri duyuldu.

Kerem odasından çıktı. Üzerinde pijaması, saçları dağılıktı. Önce beni gördü, sonra Ayşe’yi… sonra da annemi.

Bir an durdu. Annemle göz göze geldi.

Ve Kerem, sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi, gülerek yanıma koştu devamı sonrki syfda...
Reklamlar