“Büyükannem…” diye fısıldadı karşımdaki genç kadın. Sesi, Selma’nın gençliğindeki o berrak, huzur veren sesti. Yanıma yaklaşıp banka, tam Selma’nın her pazar oturduğu yere oturdu. “Büyükannem geçen ay vefat etti. Eşyalarını toplarken, avukatının ona ulaştırdığı gizli bir kutu bulduk. İçinde bu mektup, bu yeşil elbise ve sizin bu bankta çekilmiş eski bir fotoğrafınız vardı. O kutunun içinde, hiç tanımadığımız ama bizi tüm ömrü boyunca uzaktan koruyan bir kadının kalbi duruyordu.”
Elimdeki sarı gülü sımsıkı tuttum. Gözyaşlarım artık serbestçe akıyordu. “Adın ne kızım?” diye sorabildim titreyen dudaklarımla.
“Defne,” dedi, yüzünde tıpkı büyükannesinin bana ilk baktığı günkü o eşsiz tebessümle. “Buraya gelmek, seni bulmak zorundaydım. Çünkü o kutuda sadece bir veda yoktu. Onun hayatta en çok sevdiği adamın, bu parkta, bu bankta bir başına kalmasına izin veremezdim.”
Ellerimi uzatıp onun o küçük, sıcak ellerini tuttum. Gözlerine baktığımda sadece eski eşimin bir kopyasını değil, onun bana bıraktığı o muazzam mirası görüyordum. İhanet değil, eşsiz bir fedakârlık ve sonsuz bir sevgi vardı bu hikâyenin ardında.
O gün o banktan yalnız kalkmadım. Altmış yıl önce o yeşil elbiseli kadının bana hayat vermesi gibi, bugün de onun torunu, yarım kalan hikâyemizi tamamlamak için hayatıma girmişti. Şehir Parkı’ndaki o salkım söğüt artık sadece anılarımın yattığı bir mezarlık değil, yepyeni bir ailenin filizlendiği bir cennetti.