Köyün sırtını yasladığı ulu çam ormanının eteğinde, taş duvarları sarmaşıklarla örtülü, tek başına duran bir evde geçerdi günlerim. Kırk beş yaşındaydım. Yıllar önce genç yaşta yitirdiğim kocamın ardından bu vadide yapayalnız kalmıştım. Köyün kadınları bana hem acır hem de gizli bir çekingenlikle yaklaşırdı; çünkü yıllar bedenimden ve yüzümden bir şey eksiltmemiş, aksine bakışlarıma derin, yakıcı bir olgunluk, tenime esrarlı bir kadınlık katmıştı. Sessizliğim bir kalkan, yalnızlığım ise tek sığınağımdı.
Ta ki Yusuf kapımı çalana dek.
Yusuf, köyün göz bebeğiydi; yirmi beşinde, dağ rüzgârları gibi pervasız, kavruk tenli, derin ela gözlerinde dizginlenemez bir ateş taşıyan o delikanlı…
Genç kızların rüyalarını süsleyen, köy kahvesinde adımları yankılanan o fırtına yürekli genç, ne köyün taze gelin adaylarına dönüp bakmış ne de ona sunulan hiçbir kısmete boyun eğmişti. Onun gözü, vadinin yalnız kadınının, yani benim üzerimdeydi.
Her şey baharın toprağı uyandırdığı, hanımellerinin bayıltıcı kokular saçtığı o akşam başladı. Bahçedeki kurumuş odunları kırmaya çalışırken gölgelerin arasından belirdi.
Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.