Sessizce gülümsedi.
“Çünkü Münire Hanım öyle istedi.”
“Hiç mi kırılmadın? Sana söylediklerim için…”
Başını hafifçe salladı.
“Sevdiğin birini korumaya çalışıyordun. Ben olsam ben de aynısını yapardım.”
Bu sözler beni daha da utandırdı.
Baran cebinden küçük bir kutu çıkardı.
“Bu da sana emanet.”
Kutunun içinde eski, yıpranmış bir yüzük vardı.
“Bu dedenizin ilk maaşıyla aldığı yüzük,” dedi.
“Münire Hanım bunu sana vermemi istedi.”
Yüzüğü avucuma aldığımda gözlerim yeniden doldu.
Baran gitmek için döndüğünde onu durdurdum.
“Peki şimdi ne yapacaksın?”
Omuz silkti.
“Eskisi gibi gönüllü çalışmaya devam edeceğim.”
“Kalacak yerin var mı?”
“Bir süre arkadaşımda kalırım.”
O an babaannemin bana neden bu mektubu bıraktığını tamamen anladım.
Miras bana sadece bir ev bırakmamıştı.
Bir vicdan bırakmıştı.
“Gitmene gerek yok,” dedim.
Baran şaşkınlıkla bana baktı.
“Burası artık benim evim olabilir. Ama bu evde senin de emeğin, gözyaşın ve hatıraların var. İstersen bir süre burada kal.”
Sessizce başını eğdi.
“Teşekkür ederim.”
Aylar sonra evi birlikte düzenledik.
Babaannemin odasını hiç değiştirmedik.
Her pazar onun en sevdiği tarifi yapıyor, eski fotoğraflara bakıp uzun uzun sohbet ediyorduk.
Zamanla Baran benim için yabancı biri olmaktan çıktı.
Bir dost, hatta ailemizin gerçek bir parçası hâline geldi.
Babaannem bana evini bırakmıştı.
Ama asıl mirası, insanların değerini yaşlarına, görünüşlerine ya da başkalarının önyargılarına göre ölçmemem gerektiğini öğretmesiydi.
Çünkü bazen en gerçek sevgi, en inanılması zor görünen hikâyenin içinde saklı olur.
Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.