Büyük İş Adamı Eve Beklenmedik Bir Anda Döndü

Bir adım öne çıktı, sesi hâlâ titriyordu ama gözlerindeki kararlılık perdesi aralanmıştı. “O benim babaannem, efendim. Köyümüzün şifacısıydı. Elinin değdiği yerde dert kalmaz derlerdi.”

Aras, bir an için o lüks salonun ortasında değil, çocukluğunun geçtiği o ücra kasabada hissetti kendini. Yıllar önce, daha inşaat imparatorluğunu kurmamış, hırslı ama parasız bir gençken geçirdiği o ağır hastalığı hatırladı. Modern tıbbın çaresiz kaldığı, ateşler içinde yandığı o günleri… Ve sonra, kasabanın tepesindeki kerpiç eve götürülüşünü, bu yaşlı kadının günlerce başında bekleyip ona tuhaf kokulu otlar ve dualarla nasıl hayat verdiğini anımsadı. Kadının adı Zeynep Ebe’ydi.

“Zeynep Ebe,” diye fısıldadı Aras.

Meryem’in gözleri şaşkınlıkla büyüdü. “Siz… Siz onu tanıyor musunuz?”

Aras cevap vermedi. Sadece başını sallamakla yetindi. İçindeki katı iş adamı zırhı, anıların ağırlığı altında çatırdıyordu. O an, karşısındaki genç kadının sadece bir yardımcı olmadığını, hayatını kurtaran o kadının mirasını taşıdığını anladı. Şüpheciliği, yerini derin bir minnet borcunun ağırlığına bırakıyordu.

Umut, tekerlekli sandalyesinden babasının bu tuhaf hâlini izliyordu. “Baba? İyi misin?”

Aras, oğlunun sesiyle kendine geldi. Hızla toparlandı, boğazını temizledi ve o tanıdık otoriter maskesini yeniden takmaya çalıştı ama bu sefer maske yüzüne tam oturmadı. Fotoğrafı Meryem’e uzattı.

“Peki,” dedi derin bir nefes alarak. “Madem öyle diyorsun, madem bir mucizeden bahsediyorsun… Görelim bakalım.”

Meryem anlamayarak ona baktı. “Efendim?”

“Devam edeceksin,” dedi Aras, sesi keskin ama içindeki tereddüt hissediliyordu. “Umut’la çalışmaya devam edeceksin. Ama bir şartım var. Her seansı ben de izleyeceğim. En ufak bir terslikte, oğlumun canının yandığını hissettiğim an, bu iş biter. Anlaşıldı mı?”

Umut’un yüzünde güneş gibi bir gülümseme açtı. “Yaşasın! Teşekkür ederim baba!”

Meryem’in omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibiydi. Minnetle eğildi. “Anlaşıldı efendim. Size söz veriyorum, pişman olmayacaksınız.”

O günden sonra, tepedeki sessiz malikânenin rutini tamamen değişti. Her akşam, şehrin ışıkları aşağıda yanmaya başladığında, Aras işten erkenden dönüyor ve soluğu Umut’un odasında alıyordu. Odanın havası değişmişti; steril hastane kokusunun yerini adaçayı, kekik ve lavanta yağlarının huzur veren kokusu almıştı.

Aras, köşedeki koltuğunda sessizce oturup, Meryem’in sabırla, ilmek ilmek işlediği o süreci izledi. Meryem’in elleri sadece kasları ovmakla kalmıyor, sanki Umut’un ruhundaki düğümleri de çözüyordu. Kadim ninniler mırıldanıyor, Umut’a köyündeki dağların hikayelerini anlatıyor, çocuğun zihnini o tekerlekli sandalyeden uzaklaştırıyordu.

Haftalar aylara dönüştü. Başlangıçta sadece bir parmak hareketi olan o küçük kıpırtı, zamanla bilek hareketine, sonra dizde küçük bir kasılmaya dönüştü. İlerleme yavaştı, bazen duraksıyordu ama geriye gidiş yoktu. Daha da önemlisi, Umut’un gözlerindeki o ölü bakış gitmiş, yerine savaşçı bir ruh gelmişti. Artık babası eve geldiğinde onu kapıda karşılamak için sabırsızlanıyor, gün boyu yaptığı egzersizleri heyecanla anlatıyordu.

Aras da değişiyordu. İhaleler, borsa rakamları, devasa projeler… Hepsi, akşamları oğlunun odasında geçirdiği o bir saatin yanında anlamsızlaşmaya başlamıştı. Meryem’e olan şüphesi, yerini derin bir saygıya bırakmıştı. Bu genç kadın, onun parayla satın alamadığı şeyi, umudu bu eve geri getirmişti.

Bir akşam, yine bir seansın sonunda, Meryem Umut’un bacaklarına destek vererek onu ayağa kaldırmaya çalışıyordu. Bu, en zor kısımdı. Umut dişlerini sıkıyor, alnından terler boşanıyordu. Aras, oturduğu yerden nefesini tutmuş izliyordu.

“Hadi aslanım,” diye fısıldadı Meryem. “Köklerin sağlam, toprağa basar gibi bas.”

Umut derin bir nefes aldı, tüm gücünü topladı ve titreyen bacaklarının üzerine ağırlığını verdi. Bir saniye, iki saniye… Meryem ellerini yavaşça çekti.

Ve Umut ayakta durdu.

Desteksiz, kendi başına, sadece üç saniye sürdü bu mucize. Ardından yorgunlukla Meryem’in kollarına yığıldı ama başarmıştı. O an odada kopan sevinç çığlığı, malikânenin tüm duvarlarında yankılandı. Aras yerinden fırlayıp oğluna ve Meryem’e sarıldı. O güçlü, mağrur iş adamı, oğlunun terli saçlarını öperken gözyaşlarını tutamıyordu.

O gece, Umut yorgunluktan erkenden uyuyakaldıktan sonra, Aras ve Meryem salonda karşı karşıya geldiler. Aras, elindeki viski bardağını bıraktı.

“Sana bir özür borçluyum,” dedi samimiyetle. “Ve sanırım bir de hayat borçluyum. Yıllar önce babaannen beni kurtarmıştı, şimdi sen oğlumu kurtarıyorsun.”

Meryem mahcup bir şekilde başını eğdi. “Ben sadece aracı oldum Aras Bey. Umut’un içindeki ışık hiç sönmemişti, biz sadece üzerindeki külü üfledik.”

Aras pencereye doğru yürüdü ve aşağıdaki şehrin manzarasına baktı. Artık o ışıklar ona sadece para ve gücü değil, hayatın içindeki görünmez bağları, tesadüf sanılan mucizeleri ve bazen en büyük şifanın, en beklenmedik ellerden geldiğini hatırlatıyordu. Yol uzundu, belki Umut tamamen eskisi gibi koşup oynayamayacaktı ama artık biliyordu ki, o evde bir daha asla umutsuzluk hüküm sürmeyecekti.
Reklamlar