Babam, aslında çok büyük bir şirketin ortağıymış. Ancak şirketteki yolsuzlukları ortaya çıkardığı için hedef haline gelmiş. O kaza, aslında bir suikastmış. Babaannem, kazadan hemen sonra bana da zarar vereceklerini anladığı için, babamın gizli hesaplardaki tüm servetini dondurmuş ve beni alıp izini kaybettirmiş.
“Eğer zengin bir hayat sürseydik, bizi bulurlardı,” diye yazmıştı. “Seni korumamın tek yolu, bizi kimsenin aramayacağı bu yoksul mahallede, görünmez olmaktı. O eski hırkayı, seni koruyan bir zırh niyetine giydim. Harcamadığım her kuruş, senin bu dünyada kimseye muhtaç olmadan, kendi güvenliğini kurabilmen için bankada birikti. Şimdi düşmanlar ya yok oldu ya da çok yaşlandı. Artık özgürsün.”
Kasanın İçindeki Gerçek
Mektubu bitirdiğimde hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Onu cimrilikle suçladığım her saniye için kendimden nefret ettim. Hemen mektupta belirtilen bankaya gittim. Kasayı açtığımda karşılaştığım manzara, sadece para ya da altın değildi.
Kasanın içinde, annemle babamın hiç görmediğim fotoğrafları, babamın şirketteki hisse senetleri ve babaannemin her ay benim adıma yatırdığı paraların dekontları vardı. Ama en değerlisi, küçük bir defterdi. Bu defterde, babaannem o yoksul hayatımız boyunca benden esirgediği her şeyin çetelesini tutmuştu.
2018, 14 Mayıs: Bugün ona istediği o spor ayakkabıyı almadım. Ağladı, odasına kapandı. Kalbim sızlıyor ama dikkat çekmemeliyiz. O parayı hesabına yatırdım, ileride en iyisini alabilsin diye…
2020, 3 Eylül: Okul taksiti için dikiş dikmekten ellerim nasır tuttu ama ona belli etmedim. O, bu mahallenin en akıllı çocuğu olacak ve bir gün kendi krallığını kuracak.
Kasada duran servet, bugün bir insanın hayal edemeyeceği kadar büyüktü. Ancak o soğuk metal kasanın başında dururken, asıl servetin o bankadaki milyonlar olmadığını anladım. Asıl servet; bir kadının, sevdiği çocuğu yaşatabilmek için kendi hayatından, gururundan ve konforundan yirmi yıl boyunca vazgeçmiş olmasıydı.
Görünmez Zırhın Mirası
Eve döndüğümde o küçük, rutubetli odaya başka bir gözle baktım. Babaannemin o eski gri hırkasını elime aldım. Kumaşı incelmiş, dirsekleri yamalıydı. O hırka, mektupta dediği gibi gerçekten de bizi dünyadan saklayan bir zırhtı. O evde yediğimiz her zeytin, içtiğimiz her bardak çay, bir kahramanın stratejik hamleleri gibiydi.
Ertesi gün, o mahalleden taşınmadım. Önce babaannemin o çok istediğim ama “vakti değil” dediği her şeyi, onun adına hayır kurumlarına bağışladım. Onun hatırasını yaşatmak için bir vakıf kurdum; anne ve babasız kalan çocukların, “görünmez” kalmak zorunda olmadan korunabileceği bir yer.
Babaannem bana sadece para bırakmamıştı. Bana, gerçek sevginin gösterişte değil, fedakarlıkta olduğunu öğretmişti. O, hayatı boyunca bana kocaman bir yalan söylemişti; ama bu yalan, bu dünyada duyabileceğim en güzel, en koruyucu gerçekti.
Şimdi ne zaman lüks bir arabanın yanından geçsem ya da pahalı bir dükkan görsen, aklıma o eski gri hırka geliyor. Ve biliyorum ki; insanı asıl zengin kılan, sahip olduğu şeyler değil, kimin için nelerden vazgeçebildiğidir. Babaannem, bu dünyanın gördüğü en zengin kadındı; çünkü bir çocuğun hayatını, kendi ömrü pahasına satın almıştı.
Sonunda anladım: O mektup sadece bir vasiyet değil, bir özgürlük ilanıydı. Ben artık sadece yetim bir çocuk değil, bir kahramanın mirasıydım. Ve onun başlattığı bu sessiz savaşı, artık gururla ve açıkça sürdürecektim.
GÖLGELERDEN AYDINLIĞA: BİR ADALET SAVAŞI
Babaannemi toprağa verdikten sonra o küçük, rutubetli evde bir ay daha kaldım. Milyonlarım vardı ama o evden çıkmak, babaannemi ikinci kez kaybetmek gibi geliyordu. Her gece o yamalı kanepede oturup babamın yarım bıraktığı dosyaları ve babaannemin günlüğünü defalarca okudum. Katilleri tanıyordum: Argun Holding. Babamın eski ortağı Selim Argun, bugün Türkiye’nin en zengin iş insanlarından biri olarak televizyonlarda boy gösteriyordu. Babamı ve annemi “kaza” süsü verilmiş bir cinayetle aradan çıkarmış, paylarına çökmüş ve bizi ölüme terk etmişti.
Babaannem bizi yoksullukla korumuştu, ben ise onları kendi silahlarıyla; güçle ve zekayla yenecektim.
İlk Adım: Kimliğini İnşa Etmek
Kasadan çıkan nakit paranın küçük bir kısmıyla yurt dışına gittim. Adımı değiştirmedim ama kendimi unutturdum. Londra’da ekonomi ve hukuk eğitimi alırken, arka planda babaannemin bana bıraktığı o devasa sermayeyi yönetmesi için dünyanın en iyi hukuk bürolarından ve dedektiflik firmalarından biriyle anlaştım. Onlara tek bir görev verdim: “Selim Argun’un yediği her haramı, attığı her usulsüz imzayı bulun.”
Yıllar geçtikçe Argun Holding’in parlayan vitrininin arkasındaki çürümüşlüğü katman katman soydum. Onlar beni öldü sanıyordu. Sekiz yaşında bir çocuğun, kenar mahalledeki o döküntü evde açlıktan ya da hastalıktan yok olup gittiğine eminlerdi. En büyük kozum, onların bu kibriydi.
Büyük Yüzleşme: Maslak’taki Cam Kule
On yılın sonunda, yirmi sekiz yaşımda İstanbul’a döndüm. Artık o cılız, korkak çocuk değildim. İyi dikimli takım elbiselerimin altında, babaannemin bana öğrettiği o sabırlı öfkeyi taşıyordum. Argun Holding’in hisselerini farklı paravan şirketler üzerinden sessizce toplamıştım. Şirketin %35’ine sahip olduğum gün, yönetim kurulu toplantısına girmeye hak kazanmıştım.
Toplantı salonunun kapısı açıldığında içerideki ağır hava, babamın öldüğü günkü o karanlığı hatırlattı bana. Selim Argun, masanın başında, yaşlanmış ama hala o kibirli bakışlarıyla oturuyordu. Beni gördüğünde kaşlarını çattı.
“Siz de kimsiniz? Yeni yatırımcı grubun temsilcisi mi?” diye sordu sesi titreyerek.
Gülümsedim. Çantamdan o eski, sararmış fotoğrafı çıkardım; annem, babam ve benim sekiz yaşındaki halim… Fotoğrafı masanın tam ortasına, önüne bıraktım.
“Ben, öldü sandığınız o ‘yoksul’ geçmişin ta kendisiyim Selim Bey,” dedim. Sesim buz gibiydi. “Ben, yirmi yıl önce frenlerini patlattığınız o arabadan sağ çıkan çocuğum. Ben, hayatını bir hırkayla yamayan o kadının torunuyum.”
O an salonun buz kestiğini hissettim. Selim Argun’un yüzü kireç gibi oldu, elleri masanın üzerinde titremeye başladı. “Bu imkansız…” diye fısıldadı. “Sen… Sen çoktan yok olmalıydın.”
“Babaannem beni yoklukla görünmez kıldı,” dedim masaya doğru eğilerek. “Siz altın kulelerinizde sefa sürerken, biz lavanta kokulu o iki odalı evde sizin sonunuzu hazırladık. Bugün buraya sadece hisselerimi almaya gelmedim. Elindeki tüm kanıtları; babamın hazırladığı yolsuzluk dosyalarını ve o kazanın gerçek raporlarını savcılığa teslim ettim. Bu kule bugün senin üzerine yıkılıyor.”
Adaletin Soğuk Yüzü
O gün o binadan çıktığımda üzerimden koca bir dağın kalktığını hissettim. Selim Argun ve suç ortakları, sadece birkaç ay içinde tüm servetlerini ve özgürlüklerini kaybettiler. Babamın çalınan itibarı iade edildi. Ama benim için asıl zafer bu değildi.
Cebimdeki anahtarla, artık kimsenin yaşamadığı o eski mahalledeki evimize gittim. Kapıyı açtığımda yine o tanıdık koku karşıladı beni: Tozlanmış lavanta ve anılar. Milyon dolarlık villalarım, son model arabalarım vardı ama kalbim hala bu mutfağın zeminindeki o çatlak karodaydı.
Son ve Anlamlı Başlangıç
Ertesi gün, babaannemin vasiyetini en anlamlı şekilde yerine getirmek için kolları sıvadım. Argun Holding’den geri aldığım tüm serveti ve babaannemin bankadaki o devasa mirasını birleştirerek **”Hatice Sultan Yetim Vakfı”**nı kurdum.
Ancak bu sadece bir yardım kuruluşu değildi. Türkiye’nin dört bir yanındaki kimsesiz çocuklar için devasa kampüsler inşa ettirdik. Ama bir kuralım vardı: Bu çocuklar asla “yetimhanede” gibi hissetmeyecekti. Her birine, babaannemin bana yaptığı gibi, kendilerini özel hissettirecek birer “koruyucu melek” ve en iyi eğitim imkanları sağlandı. Onlara yoksulluğu değil, yoksulluğun içinden nasıl bir onurla çıkılacağını öğrettik.
Bugün, babaannemin mezarının başındayım. Elimde bir demet lavanta ve taze demlenmiş bir bardak çay… Mezartaşına sadece ismi değil, şu sözü yazdırdım:
“En büyük zırh, sessiz bir fedakarlıktır.”
Rüzgar saçlarımı okşarken sanki onun o nasırlı ellerini hissediyorum. Bana hayatım boyunca tek bir yalan söylemişti: Fakir olduğumuz yalanı. Ama o yalan sayesinde bugün binlerce çocuk tok yatıyor, binlerce çocuk geleceğe umutla bakıyor.
Cebimden o eski, yamalı gri hırkayı çıkarıp mezarının yanındaki banka bıraktım. Artık o zırha ihtiyacım yoktu. Çünkü o hırkanın altına sakladığı çocuk, artık dünyayı değiştiren bir adama dönüşmüştü.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Artık her şey olması gerektiği gibiydi. Adalet yerini bulmuş, sırlar aydınlanmış ve o büyük yalan, en güzel gerçeğe evrilmişti.