“Ne… ne istiyor?” diye sordum.
Eren derin bir nefes aldı.
“Onunla yeniden bir aile olmamızı.”
O an içimde yıllardır bastırdığım öfke kabardı.
Ama çocuklarıma bağırmadım.
Sadece oturdum ve sakin bir sesle konuşmaya başladım.
“Size bir şey göstereceğim,” dedim.
Odaya gidip eski bir kutu getirdim.
Kutunun içinde yıllar önce sakladığım mektuplar, mesaj çıktıları ve bir hastane belgesi vardı.
Hepsini masanın üzerine koydum.
“Babanız kaybolmadan önce bunları bıraktı,” dedim.
Eren belgeleri eline aldı.
Hastane raporunda Emre’nin başka bir şehirdeki özel bir spor akademisine kabul edildiği yazıyordu. Yanındaki mesaj çıktısında ise kısa bir cümle vardı:
“Bu çocukları istemiyorum. Kariyerimi riske atamam.”
Odaya ağır bir sessizlik çöktü.
Kerem’in yüzü yavaş yavaş değişti.
“Yani… bizi bırakmayı o seçti?” diye fısıldadı.
Başımı salladım.
“Ben sizi hiçbir zaman ondan saklamadım,” dedim. “Sadece sizi korumaya çalıştım.”
Eren uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra elindeki kağıtları yavaşça masaya bıraktı.
“Bize yalan söylemiş,” dedi.
Ertesi gün oğullarım onunla tekrar görüşmeye gitti.
Ama bu sefer yalnız değillerdi.
Programın üst yönetimine tüm belgeleri teslim ettiler.
Bir hafta sonra Emre görevinden alındı.
Gücünü kullanarak öğrencileri tehdit ettiği ortaya çıktı.
O gün akşam eve döndüklerinde Eren kapıda durdu ve bana baktı.
“Anne,” dedi.
“Bizi tek başına büyüttüğün için… teşekkür ederiz.”
Kerem de başını salladı.
O an anladım.
Bazen geçmiş kapını çalabilir.
Ama gerçek er ya da geç kendi yolunu bulur.
Ve yıllarca verdiğin emek… en sonunda konuşur.